Vasatlığın Cumhuriyeti
Bu çağın adı konulmalı: Vasatlığın Cumhuriyeti.
Cehalet artık bir kusur değil, bir övünç. Bilmemek ayıp değil; bileni küçümsemek marifet. Düşünmemek tembellik değil; “rahatlık”. Akıl, bu çağda fazla gelen bir yük. O yüzden atılıyor. Hafiflemek için değil, sürüye karışmak için.
Yeni neslin müzik diye tükettiği şey, sanat falan değil; gürültünün paketlenmiş hâli. Üç kelime, iki küfür, bir tekrar. Hepsi bu. Ne duygu var ne fikir. Ama milyonlar dinliyor. Çünkü kimse dinlemiyor aslında. Kulak var, zihin yok. Ritim yetiyor; anlam fazla geliyor. Sanat artık kalbe değil, mideye hitap ediyor: çabuk, ucuz ve zararlı.
Bugünün şarkıları hissettirmez, uyuşturur. Aşk derinleşmez, sulanır. Acı anlatılmaz, pazarlanır. İsyan düşünce üretmez, poz keser. Herkes “özgün”, herkes “farklı”, ama nedense hepsi birbirinin kopyası. Çünkü vasatlık çoğaldıkça norm olur. Norm olunca da sorgulanmaz.
Okumayan bir neslin müziği de okumaz. Kitap “sıkıcıdır”, çünkü emek ister. Tiyatro “anlamsızdır”, çünkü düşünce ister. Klasik müzik “bayıktır”, çünkü sabır ister. Bu çağ sabırdan nefret eder. Her şey hızlı olacak; anlam bile. Hatta mümkünse hiç anlam olmayacak. Daha güvenli.
En komiği ne biliyor musunuz? Nitelikli olana “elitist” denmesi. Emeğe “kasılmışlık”, derinliğe “ukalalık” muamelesi yapılması. Cehalet ise “samimiyet” diye alkışlanıyor. Hiçbir şey bilmemek “doğal”, hiçbir şey üretmemek “özgürlük”, hiçbir şey söylememek “cool”. Bu bir cehalet değil, örgütlü bir yoksunluk hâli.
Bu çürümenin sorumlusu sadece gençler değil. Reytinge, tıklanmaya, izlenmeye tapınan yetişkinler; kaliteyi “satmıyor” diye çöpe atan kültür endüstrisi; vasatı parlatan medya… Hepsi bu bataklığın mimarı. Kötü sanat, iyi sanatı kovmuyor artık; üstüne basıp geçiyor.
Yine de her şey bitmiş değil. Gürültüden rahatsız olan, bu kokuşmuşluğun farkında olan küçük bir azınlık hâlâ var. Onlar az, sessiz ve çoğu zaman “sıkıcı” bulunuyor. Ama tarihte kalıcı olanlar da hiçbir zaman çoğunluk olmadı. Kalabalıklar eğlenirken, dünya her zaman küçük masalarda değişti.
Sonuç basit ama rahatsız edici: Vasatlığı alkışlayan bir toplum, er ya da geç kendi çürümesini de alkışlar. Çünkü sanat bir süs değil, bir aynadır. Aynayı kırmak yüzü güzelleştirmez; sadece çirkinliği görünmez kılar. Ve bu çağ, görünmezliği ilerleme sananların çağıdır. Toplum artık aynaya bakmak istemiyor. Çünkü aynada yüz yok; yorgun bir boşluk var. Sanat bu boşluğu doldurmak içindi. Şimdi boşluğu süslemekle yetiniyoruz. Gürültüyü müzik, gösterişi estetik, cahilliği cesaret sanıyoruz.
