Romantik Turan, Gerçekçi Orta Asya
Türkiye’de “Turan” dendiğinde kelimenin kendisinden önce duygular konuşur. Haritalar büyür, tarih yekpare bir bütün hâline gelir, sınırlar zihinsel olarak ortadan kalkar. Turancılık, Türkiye Türkleri için çoğu zaman somut bir siyasal programdan çok, geçmişin ihtişamını bugünün kimlik arayışına bağlayan romantik bir ülkü olarak varlığını sürdürür.
Ancak aynı kelime, Orta Asya’da aynı yankıyı üretmez.
Türkiye’de Turancılık, özellikle geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet döneminin travmaları içinde şekillenmiş bir düşüncedir. Dağılan bir imparatorluğun ardından “daha geniş bir kimlik” arayışı olarak doğmuş, zamanla milliyetçi söylemin sembolik unsurlarından biri hâline gelmiştir. Bugün dahi Turan, miting kürsülerinde, sosyal medyada ve kültürel söylemlerde sıkça anılır; fakat bu anılma çoğu zaman duygusaldır, programatik değildir.
Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerinde ise mesele çok daha somuttur. Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan gibi ülkelerde yaşayan Türkler için öncelik, romantik birlik hayallerinden ziyade devletlerini korumak, ekonomik istikrar sağlamak ve büyük güçler arasında dengeli bir siyaset yürütmektir. Turancılık, bu toplumlarda ya akademik bir kavram olarak bilinir ya da Türkiye merkezli bir fikir olarak algılanır; geniş halk kesimlerinin günlük gündeminde yer almaz.
Bu farkın kökeninde tarih yatmaktadır. Orta Asya Türkleri, yirminci yüzyıl boyunca Sovyet sisteminin içinde, milliyetçilikleri bastırılarak ama ulusal kimlikleri ayrı ayrı inşa edilerek yaşamıştır. Bugün bağımsız olan bu devletler için egemenlik, soyut bir kavram değil; yeni kazanılmış, hassas ve korunması gereken bir değerdir. Bu nedenle “Turan” fikri, bazı çevrelerde doğal olarak temkinle karşılanır.
Türkiye’den bakıldığında Turan, birleştirici bir ideal gibi görünür. Orta Asya’dan bakıldığında ise bu ideal, kaçınılmaz olarak bazı soruları beraberinde getirir: Merkez neresi olacak? Kararları kim alacak? Hangi dil, hangi siyasal yapı esas alınacak? Bu sorulara net ve eşitlikçi cevaplar verilmeden Turan fikri, romantik bir söylemin ötesine geçemez.
Türkiye’de Turancılık söyleminin zaman zaman farkında olmadan üstten bir dil üretmesi de bu mesafeyi artırır. “Ağabeylik” tonu, iyi niyetli olsa bile Orta Asya’daki Türk toplumlarında karşılık bulmaz. Bu coğrafyadaki Türkler, yönlendirilmek değil; eşit ortaklar olarak muhatap alınmak ister.
Bu durum, Türk dünyası arasında kopukluk olduğu anlamına gelmez. Aksine, bugün Türk Devletleri Teşkilatı gibi yapılar, gerçekçi ve işlevsel bir iş birliğinin mümkün olduğunu göstermektedir. Ekonomi, eğitim, kültür ve diplomasi alanlarında atılan somut adımlar, ideolojik hayallerden çok daha kalıcı sonuçlar üretmektedir.
Sonuç olarak Turancılık, Türkiye’de daha çok duygusal bir ideal, Orta Asya’da ise mesafeyle izlenen bir fikirdir. Aynı milletin mensupları, aynı kelimeyi farklı tarihsel tecrübelerle okumaktadır. Gerçek birlik, romantik söylemlerle değil; bu farkları kabul ederek, gerçekçi ve eşitlikçi bir zemin kurarak mümkündür.
Belki de bugün ihtiyaç duyulan şey, Turan’ı daha yüksek sesle dile getirmek değil; Türk dünyasını olduğu hâliyle, bütün farklılıklarıyla anlamaya çalışmaktır. Çünkü romantik hayaller çabuk tükenir, ama gerçekçi ilişkiler kalıcıdır.
