Rıfat YÖRÜK
Köşe Yazarı
Rıfat YÖRÜK
 

ÜÇ MESELEM ÜÇ KAVGAM

  ÜÇ MESELEM ÜÇ KAVGAM   Diyarbakır  Diyarbakır… Yıl 1971. Şehrin en meşhur lisesi Ziya Gökalp’in orta 1 öğrencisiyim. Ofis’te oturuyor, şehir merkezine yakın okulumuza askeri servisle gidip geliyorum. Çünkü havacı bir astsubayın çocuğuyum. Her gün hava üssünden çıkıp şehirde “ring” yapan ve “enter” diye tabir edilen Amerikan menşeli otobüs, İstasyon tarafından gelerek, Ofis’teki Toprak Mahsulleri Ofisi silolarının karşısındaki otobüs durağından bizi de alıyor. Öğlen çıkışta da Dilan Sineması önünden servise biniyoruz.  Askeri hiyerarşiyi pek sevmediğim için bu otobüslerdeki oturma düzeninden hiç hoşlanmıyorum. Zira en öne subaylar ve eşleri, ortalara astsubaylar ve eşleri, en arka sıralara ise er ve erbaşlar oturmak zorunda... Maalesef bu hiyerarşik yapı bizim öğrenci servislerine bile yansıyor. Nitekim albay çocukları en ön koltuklara, diğer subay çocukları arkalarına otururken, biz astsubay çocukları ortaları ya da daha rahat ettiğimiz en arka koltukları tercih ediyoruz. Ama uğradığımız bu ayrımcılığa rağmen okula servisle gidişimizin mahalledeki bazı oyun arkadaşlarımız tarafından kıskançlıkla karşılandığını üzülerek fark ediyorum. Bunlardan biri İlhan… Babası esnaf. Maddi durumları muhtemelen bizden daha iyi… Nitekim İlhan, yaptığımız mahalle maçlarında bana sert girmeye ve zaman zaman da iteklemeye başlıyor. Bir sabah yine Ofis’teki büyük duraktan askeri servise binmek için beklediğimiz bir anda, belediye otobüsüyle okuluna gitmek için o da bize doğru geliyor. Ancak bu defa niyeti kötü! Doğrudan yanıma gelip hakaret etmeye, beni hırpalamaya çalışıyor. Galiba bahanesi, bir gün önce hep birlikte yapılan maçta onun takımına karşı attığım golle galip gelmemiz… Oysa asıl gerekçe biraz sonra benim askeri servise, onun ise belediye otobüsüne binecek olması… Servis gelmek üzere… Üstelik kavgaya alışkın bir çocuk değilim. Birisine tokat atmışlığım yok! Ama sabrın da bir sınırı var elbette. Bardağı taşıran son damla, okul kıyafeti içinde yer alan ve takmak zorunda olduğumuz şapkamı tutup yere atması oluyor. Birden gözüm dönüyor. Üzerine saldırıp hırpalamaya çalışıyorum. Benden yaşça büyük ve iri olan İlhan bu hamlemi beklemiyor olacak ki, dengesini kaybedip yere düşüyor. Bunu fırsat bilip altıma alıyor ve hırsla vuruyorum. Bu benim ilk yumruğum… Üstelik girdiğim ilk kavgayı kazanmışım ya; heyecanlı ve mutluyum.  O akşam evimizde yemeğimizi yerken kapı çalınıyor. Gidip açtığımda İlhan ve onun elinden tutmuş babasıyla karşılaşıyorum. Bana “çabuk babanı çağır” diyor ve “oğlun, oğlumu dövmüş” diye şikâyette bulunuyor. Gerçekten de yüzünde morluk ve şişlik var. Şaşıran babam bir benden iri İlhan’a, bir de bana bakarak “benim oğlum mu? Yanlışlık olmasın!” diye soruyor. “Evet” cevabını alınca “Madem öyle, ben onun cezasını veririm” diyerek olayı tatlıya bağlıyor ve sinirli babayı yatıştırıp oğluyla birlikte geri gönderiyor.  Erzincan Erzincan… Yıl 1983. Dört aylık kısa dönem askerliğimi yapmak üzere “can Erzincan” dayım. 59. Topçu Tugayı, Uçaksavar Taburu, birinci bataryada ilk ay acemilik çeksek de, kısa zamanda güzel dostluklar kuruyor, çarşı izninde de şehri geziyoruz. Ancak 12 Eylül’ün hemen sonrası olduğu için ister istemez ideolojik gruplaşmalar ve zaman zaman ufak tartışmalar oluyor. Bizim mangada yer alan Kayseri Pınarbaşılı ve Avşar kökenli Hüseyin isimli sosyalist arkadaşımız, serbest zamanlarda konuyu siyasete getirerek tartışmaya yol açıcı konuşmalar yapıyor. Onun gibi düşünmeyen ben ve bazı arkadaşlarım da cevap verince ortalık geriliyor. Asabi bir yapısı olan bu arkadaşımızın ideolojik sebeple bana karşı hasmane bir tavır içine girmeye başladığını fark ediyorum. Bir gün kahvaltıdan sonra sabah eğitiminde yürüyüş yapıyoruz. O ilk sırada, ben de ikinci sırada ve hemen arkasındayım. Marşlar söyleyerek yürürken çavuşun ani “kıta dur!” komutuyla insicamımız bozuluyor ve botum onun botuna arkadan vuruyor. Özür dilememe fırsat vermeden aniden arkaya dönen bu arkadaş, kasten vurduğumu düşünüp “Senin Allahını, kitabını…” diyerek çok ağır bir küfür ediyor. İnandığım değerlere yapılan bu küfür beni çıldırtıyor. Birden fırlayıp sağ elimle boğazını sıkıyorum. O da bana vurmaya çalışıyor. Bu sırada araya giren manga arkadaşlarımız bizi ayırıyorlar.  İzmir İzmir… Yıl 1992. Zaman Gazetesinin İzmir Temsilciğinde istihbarat şefi olarak çalışıyorum. Bu göreve beni getiren, Balçova’da komşumuz olan Ö. G… Kendisi gazetenin Ege Bölge Temsilcisi… Ege Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulundan mezun olan bir gazeteci olduğundan, benim habercilik tecrübemden ve kıvrak kalemimden yararlanmak istiyor. Ancak ne de olsa burası bir cemaat gazetesi… Benim her kesime hitap etmeye çalışan haberciliğimden, “şakirt” olmayışımdan, üstelik sakalımın bulunmasından rahatsız oluyorlar. Ama Ö. Bey sağ olsun, onlara karşı beni her zaman koruyup özel haberler yapmamı teşvik ediyor.  Ancak böbreklerinden rahatsız olan temsilcimizin sağlığı iyice bozulunca yerine gazeteciliğin ‘g’sinden anlamayan fanatik mi fanatik H. K. getiriliyor. İşte gazetedeki kâbus dolu günlerim böyle başlıyor. Özellikle “Milli Görüş” camiasından yaptığım haberlerden ve hazırladığım mizah köşesinden rahatsız olan sözde temsilcinin beni gazeteden ayırmak için fırsat kolladığını hissediyorum.  Yeni bir ayın ilk sabahı… Büyük Efes Oteli Batı İş Hanındaki temsilciliğe geldiğimde hazırlanan aylık mesai çizelgesinin ilk günkü bölümüne imza atmak için adımı arıyorum. Bulamayınca “unutulmuş olmalı” diye düşünerek Personel Müdürü M. D’in odasına giriyorum. Durumu anlattığımda –affedersiniz- “yavşak yavşak” gülerek “Senin maaşına zam, işine son” dediğini hayal meyal hatırlıyorum. Ardından hazırladığı bir istifa dilekçesini uzatarak imzalamamı istiyor. “Peki benim alacaklarım, kıdem tazminatım ne olacak?” dediğimde, beş kuruş veremeyeceklerini zira kendi isteğimle ayrıldığımı söylüyor.  Şalteri attıran da bu alaycı ve vurdumduymaz tavrı oluyor. Kızgınlıkla üzerine yürüyüp saldırıyorum. O da ilk şaşkınlığını attıktan sonra karşı saldırıya geçiyor. Biz böyle alt alta, üst üste yuvarlanıp fanatik şakirt temsilcinin makam odasının önüne kadar geliyoruz. Bağrışmalarımızı duyup kapısını açan H.K.’nın ilk tepkisi “benim personelime nasıl vurursun?” şeklinde oluyor. Nasıl mı vururum? İşte böyle o biçim vururum. Hem hakkımı aramasam, yumruklarımı savurmasam kıdem ve ihbar tazminatımı verir miydiniz? “Bu Kavga En Sonuncu Kavgamız” Hayatımda yapmak zorunda kaldığım ve unutamadığım üç kavganın hikâyesi böyle dostlar! Barış ve kardeşlikten yana birisi olarak tek tesellim, bu kavgaların üçünün de haksızlığa ve zulme uğradığım zamanlarda gerçekleşmesi… Çok şükür, son 34 yıldır kimseyle kavga etmedim. Demek ki tüm kavgalarım, ömrümün 33 yıllık ilk yarısında yani nispeten cahillik dönemimde olmuş. Olgunluk yıllarım ise oldukça sakin geçmiş. Rabbim hepimize kavgadan, gürültüden uzak; dostluk, kardeşlik ve huzur dolu günler geçirmeyi nasip etsin.  Madem öyle, “Enternasyonal Marşı”nın nakarat kısmını biraz değiştirerek hatırlama ve sağ ise Pınarbaşılı tertibim “Hüseyin yoldaş”a hatırlatma vaktidir: “Bu kavga, en sonuncu kavgamız olsun artık! , Sevgi, barış ve kardeşlikle kurtulur insanlık”  
Ekleme Tarihi: 10 Ekim 2026 -Cumartesi

ÜÇ MESELEM ÜÇ KAVGAM

 

ÜÇ MESELEM ÜÇ KAVGAM

 

Diyarbakır 

Diyarbakır… Yıl 1971. Şehrin en meşhur lisesi Ziya Gökalp’in orta 1 öğrencisiyim. Ofis’te oturuyor, şehir merkezine yakın okulumuza askeri servisle gidip geliyorum. Çünkü havacı bir astsubayın çocuğuyum. Her gün hava üssünden çıkıp şehirde “ring” yapan ve “enter” diye tabir edilen Amerikan menşeli otobüs, İstasyon tarafından gelerek, Ofis’teki Toprak Mahsulleri Ofisi silolarının karşısındaki otobüs durağından bizi de alıyor. Öğlen çıkışta da Dilan Sineması önünden servise biniyoruz. 

Askeri hiyerarşiyi pek sevmediğim için bu otobüslerdeki oturma düzeninden hiç hoşlanmıyorum. Zira en öne subaylar ve eşleri, ortalara astsubaylar ve eşleri, en arka sıralara ise er ve erbaşlar oturmak zorunda... Maalesef bu hiyerarşik yapı bizim öğrenci servislerine bile yansıyor. Nitekim albay çocukları en ön koltuklara, diğer subay çocukları arkalarına otururken, biz astsubay çocukları ortaları ya da daha rahat ettiğimiz en arka koltukları tercih ediyoruz.

Ama uğradığımız bu ayrımcılığa rağmen okula servisle gidişimizin mahalledeki bazı oyun arkadaşlarımız tarafından kıskançlıkla karşılandığını üzülerek fark ediyorum. Bunlardan biri İlhan… Babası esnaf. Maddi durumları muhtemelen bizden daha iyi… Nitekim İlhan, yaptığımız mahalle maçlarında bana sert girmeye ve zaman zaman da iteklemeye başlıyor.

Bir sabah yine Ofis’teki büyük duraktan askeri servise binmek için beklediğimiz bir anda, belediye otobüsüyle okuluna gitmek için o da bize doğru geliyor. Ancak bu defa niyeti kötü! Doğrudan yanıma gelip hakaret etmeye, beni hırpalamaya çalışıyor. Galiba bahanesi, bir gün önce hep birlikte yapılan maçta onun takımına karşı attığım golle galip gelmemiz… Oysa asıl gerekçe biraz sonra benim askeri servise, onun ise belediye otobüsüne binecek olması…

Servis gelmek üzere… Üstelik kavgaya alışkın bir çocuk değilim. Birisine tokat atmışlığım yok! Ama sabrın da bir sınırı var elbette. Bardağı taşıran son damla, okul kıyafeti içinde yer alan ve takmak zorunda olduğumuz şapkamı tutup yere atması oluyor. Birden gözüm dönüyor. Üzerine saldırıp hırpalamaya çalışıyorum. Benden yaşça büyük ve iri olan İlhan bu hamlemi beklemiyor olacak ki, dengesini kaybedip yere düşüyor. Bunu fırsat bilip altıma alıyor ve hırsla vuruyorum. Bu benim ilk yumruğum… Üstelik girdiğim ilk kavgayı kazanmışım ya; heyecanlı ve mutluyum. 

O akşam evimizde yemeğimizi yerken kapı çalınıyor. Gidip açtığımda İlhan ve onun elinden tutmuş babasıyla karşılaşıyorum. Bana “çabuk babanı çağır” diyor ve “oğlun, oğlumu dövmüş” diye şikâyette bulunuyor. Gerçekten de yüzünde morluk ve şişlik var. Şaşıran babam bir benden iri İlhan’a, bir de bana bakarak “benim oğlum mu? Yanlışlık olmasın!” diye soruyor. “Evet” cevabını alınca “Madem öyle, ben onun cezasını veririm” diyerek olayı tatlıya bağlıyor ve sinirli babayı yatıştırıp oğluyla birlikte geri gönderiyor. 

Erzincan

Erzincan… Yıl 1983. Dört aylık kısa dönem askerliğimi yapmak üzere “can Erzincan” dayım. 59. Topçu Tugayı, Uçaksavar Taburu, birinci bataryada ilk ay acemilik çeksek de, kısa zamanda güzel dostluklar kuruyor, çarşı izninde de şehri geziyoruz.

Ancak 12 Eylül’ün hemen sonrası olduğu için ister istemez ideolojik gruplaşmalar ve zaman zaman ufak tartışmalar oluyor. Bizim mangada yer alan Kayseri Pınarbaşılı ve Avşar kökenli Hüseyin isimli sosyalist arkadaşımız, serbest zamanlarda konuyu siyasete getirerek tartışmaya yol açıcı konuşmalar yapıyor. Onun gibi düşünmeyen ben ve bazı arkadaşlarım da cevap verince ortalık geriliyor. Asabi bir yapısı olan bu arkadaşımızın ideolojik sebeple bana karşı hasmane bir tavır içine girmeye başladığını fark ediyorum.

Bir gün kahvaltıdan sonra sabah eğitiminde yürüyüş yapıyoruz. O ilk sırada, ben de ikinci sırada ve hemen arkasındayım. Marşlar söyleyerek yürürken çavuşun ani “kıta dur!” komutuyla insicamımız bozuluyor ve botum onun botuna arkadan vuruyor. Özür dilememe fırsat vermeden aniden arkaya dönen bu arkadaş, kasten vurduğumu düşünüp “Senin Allahını, kitabını…” diyerek çok ağır bir küfür ediyor. İnandığım değerlere yapılan bu küfür beni çıldırtıyor. Birden fırlayıp sağ elimle boğazını sıkıyorum. O da bana vurmaya çalışıyor. Bu sırada araya giren manga arkadaşlarımız bizi ayırıyorlar. 

İzmir

İzmir… Yıl 1992. Zaman Gazetesinin İzmir Temsilciğinde istihbarat şefi olarak çalışıyorum. Bu göreve beni getiren, Balçova’da komşumuz olan Ö. G… Kendisi gazetenin Ege Bölge Temsilcisi… Ege Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulundan mezun olan bir gazeteci olduğundan, benim habercilik tecrübemden ve kıvrak kalemimden yararlanmak istiyor. Ancak ne de olsa burası bir cemaat gazetesi… Benim her kesime hitap etmeye çalışan haberciliğimden, “şakirt” olmayışımdan, üstelik sakalımın bulunmasından rahatsız oluyorlar. Ama Ö. Bey sağ olsun, onlara karşı beni her zaman koruyup özel haberler yapmamı teşvik ediyor. 

Ancak böbreklerinden rahatsız olan temsilcimizin sağlığı iyice bozulunca yerine gazeteciliğin ‘g’sinden anlamayan fanatik mi fanatik H. K. getiriliyor. İşte gazetedeki kâbus dolu günlerim böyle başlıyor. Özellikle “Milli Görüş” camiasından yaptığım haberlerden ve hazırladığım mizah köşesinden rahatsız olan sözde temsilcinin beni gazeteden ayırmak için fırsat kolladığını hissediyorum. 

Yeni bir ayın ilk sabahı… Büyük Efes Oteli Batı İş Hanındaki temsilciliğe geldiğimde hazırlanan aylık mesai çizelgesinin ilk günkü bölümüne imza atmak için adımı arıyorum. Bulamayınca “unutulmuş olmalı” diye düşünerek Personel Müdürü M. D’in odasına giriyorum. Durumu anlattığımda –affedersiniz- “yavşak yavşak” gülerek “Senin maaşına zam, işine son” dediğini hayal meyal hatırlıyorum. Ardından hazırladığı bir istifa dilekçesini uzatarak imzalamamı istiyor. “Peki benim alacaklarım, kıdem tazminatım ne olacak?” dediğimde, beş kuruş veremeyeceklerini zira kendi isteğimle ayrıldığımı söylüyor. 

Şalteri attıran da bu alaycı ve vurdumduymaz tavrı oluyor. Kızgınlıkla üzerine yürüyüp saldırıyorum. O da ilk şaşkınlığını attıktan sonra karşı saldırıya geçiyor. Biz böyle alt alta, üst üste yuvarlanıp fanatik şakirt temsilcinin makam odasının önüne kadar geliyoruz. Bağrışmalarımızı duyup kapısını açan H.K.’nın ilk tepkisi “benim personelime nasıl vurursun?” şeklinde oluyor.

Nasıl mı vururum? İşte böyle o biçim vururum. Hem hakkımı aramasam, yumruklarımı savurmasam kıdem ve ihbar tazminatımı verir miydiniz?

“Bu Kavga En Sonuncu Kavgamız”

Hayatımda yapmak zorunda kaldığım ve unutamadığım üç kavganın hikâyesi böyle dostlar! Barış ve kardeşlikten yana birisi olarak tek tesellim, bu kavgaların üçünün de haksızlığa ve zulme uğradığım zamanlarda gerçekleşmesi…

Çok şükür, son 34 yıldır kimseyle kavga etmedim. Demek ki tüm kavgalarım, ömrümün 33 yıllık ilk yarısında yani nispeten cahillik dönemimde olmuş. Olgunluk yıllarım ise oldukça sakin geçmiş.

Rabbim hepimize kavgadan, gürültüden uzak; dostluk, kardeşlik ve huzur dolu günler geçirmeyi nasip etsin. 

Madem öyle, “Enternasyonal Marşı”nın nakarat kısmını biraz değiştirerek hatırlama ve sağ ise Pınarbaşılı tertibim “Hüseyin yoldaş”a hatırlatma vaktidir:

“Bu kavga, en sonuncu kavgamız olsun artık!

,

Sevgi, barış ve kardeşlikle kurtulur insanlık”

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve silifkesesimiz.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.