Rıfat YÖRÜK
Köşe Yazarı
Rıfat YÖRÜK
 

DİYARBAKIRLI ABLAMIZ

DİYARBAKIRLI ABLAMIZ             Adını bile hatırlamıyorum. Sadece “Kürt ablamız” diye kodlamıştım seni… İsmin neydi? Türkçe biliyor muydun? Derdini, meramını anlatabilmiş miydin? Annem sana başka bir ad vermiş miydi, bilemiyorum?             Yüzünü de hatırlamıyorum. Galiba benden üç, dört yaş büyüktün. On üç, on dört yaşlarında olmalıydın. Yeni yetişiyor, yeni serpiliyordun. Sadece uzun, upuzun saçlarını hayal meyal hatırlayabiliyorum. Hani annemin seni yıkadıktan sonra önüne oturtup şimşir tarakla taradığı ve iki belik yaptığı simsiyah saçlarını…             Seni Diyarbakır’da oturduğumuz evin hemen yanındaki inşaat temelinin üzerinde bir köşeye çekilip ağlarken görmüştük. Yarım kalan bu temelin üzerindeki beton kısımlar mahalle çocuklarının oyun alanıydı. Seni görmüş ama oynamaya devam etmiştik. Anneler Fark Eder             Oysa annem hemen yanına gelmiş ve biraz sohbet ettikten sonra sana sarılmıştı. Anneler görür, anneler acıyı, hüznü fark ederdi. Ama benimki sanki daha duyarlı, daha merhametliydi. Yoksa kim tanımadığı, dilini bilmediği bir genç kızı evine sokar, yıkar ve giydirirdi.             Galiba evinden kaçmak zorunda kalmıştın. Sebebini bilmiyordum. Belki çocuk yaşta evlendirilecek, belki “töre” kurbanı olacaktın. Belki de dayak yediğin veya okula gönderilmediğin için kaçmıştın. Ya da ailen çok iyi olmasına rağmen cahillik ederek evden ayrılmış ve kendini tehlikeye atmıştın.             Ama seni kimseler arayıp sormasa, annemin üç çocuktan sonra evlat edinip bağrına basacağından, tahsilini yaptıracağından ve vaktin geldiğinde baş göz edeceğinden adım gibi emindim. Zaten evde gördüğün muameleden artık bir ablamız olduğunu anlamıştık. Bundan sonra “Diyarbakır hatırası” bir ablayla büyüyecektik. Belki de çok merak edip öğrenmeye çalıştığım Kürtçeyi bu sayede öğrenebilirdim. Kim bilir?             Seninle oyunlar oynadık mı? Sohbet ettik mi? İnan hiç hatırlamıyorum. Ama aynı sofrada annemin pişirdiği lezzetli yemeklere birlikte kaşık salladık. Belki sana memleketimiz Silifke’nin Yörük lezzetlerinden tattırmış, sıkma, batırık bile yedirmişti. Ve Ayrılık…             Ancak bu birliktelik fazla sürmedi. Aradan bir hafta kadar geçince annen, baban ve kardeşlerinin Ofis’teki evimize gelip teşekkür ettikten sonra seni alıp gittiklerini hatırlıyorum. Bu gidişin gönüllü müydü? Ayakların geri geri mi gidiyordu? Bize alışmış mıydın? Hiç bilemiyorum.             Babam senin gelişini nasıl karşıladı? İnan onu da unutmuşum. Belki de en doğrusunu yapıp ailene ulaşabilmeleri için bir karakola gidip bilgi verdi. Böylece seni bulmalarını sağladı.             Keşke adını, soyadını bir kâğıda yazıp izini sürsek ve seni kadîm Diyarbakır Suriçi’ndeki küçelerde, “hayat”lı eski bir konakta bulabilseydik. Belki sen, ilkokul üçüncü sınıfta Mehmetçik İlkokulunun bahçesinde düşüp kolum çıktığında yerine yerleştirip içyağı ve bal karışımıyla iyileşmemi sağlayan meşhur “Gâvur Mahallesi”ndeki o Ermeni kadını da tanıyordun. Belki o mahallenin usta yazarı Mıgırdiç Margosyan’ı da…             Annem şimdilerde hiçbir şeyi hatırlayamayacak kadar hafıza yoksunu... Ama şimdi çıkıp gelsen tıpkı o günleri hatırlamışçasına sana yine candan kucak açacağına, gülerek karşılayacağına eminim.             Yaşıyorsan Rabbim sana sağlıklı, uzun ömürler versin, yolu kısa bir süre de olsa bizimle kesişen ablam... “Emanete Hodevi.”  
Ekleme Tarihi: 15 Mayıs 2026 -Cuma

DİYARBAKIRLI ABLAMIZ

DİYARBAKIRLI ABLAMIZ

            Adını bile hatırlamıyorum. Sadece “Kürt ablamız” diye kodlamıştım seni… İsmin neydi? Türkçe biliyor muydun? Derdini, meramını anlatabilmiş miydin? Annem sana başka bir ad vermiş miydi, bilemiyorum?

            Yüzünü de hatırlamıyorum. Galiba benden üç, dört yaş büyüktün. On üç, on dört yaşlarında olmalıydın. Yeni yetişiyor, yeni serpiliyordun. Sadece uzun, upuzun saçlarını hayal meyal hatırlayabiliyorum. Hani annemin seni yıkadıktan sonra önüne oturtup şimşir tarakla taradığı ve iki belik yaptığı simsiyah saçlarını…

            Seni Diyarbakır’da oturduğumuz evin hemen yanındaki inşaat temelinin üzerinde bir köşeye çekilip ağlarken görmüştük. Yarım kalan bu temelin üzerindeki beton kısımlar mahalle çocuklarının oyun alanıydı. Seni görmüş ama oynamaya devam etmiştik.

Anneler Fark Eder

            Oysa annem hemen yanına gelmiş ve biraz sohbet ettikten sonra sana sarılmıştı. Anneler görür, anneler acıyı, hüznü fark ederdi. Ama benimki sanki daha duyarlı, daha merhametliydi. Yoksa kim tanımadığı, dilini bilmediği bir genç kızı evine sokar, yıkar ve giydirirdi.

            Galiba evinden kaçmak zorunda kalmıştın. Sebebini bilmiyordum. Belki çocuk yaşta evlendirilecek, belki “töre” kurbanı olacaktın. Belki de dayak yediğin veya okula gönderilmediğin için kaçmıştın. Ya da ailen çok iyi olmasına rağmen cahillik ederek evden ayrılmış ve kendini tehlikeye atmıştın.

            Ama seni kimseler arayıp sormasa, annemin üç çocuktan sonra evlat edinip bağrına basacağından, tahsilini yaptıracağından ve vaktin geldiğinde baş göz edeceğinden adım gibi emindim. Zaten evde gördüğün muameleden artık bir ablamız olduğunu anlamıştık. Bundan sonra “Diyarbakır hatırası” bir ablayla büyüyecektik. Belki de çok merak edip öğrenmeye çalıştığım Kürtçeyi bu sayede öğrenebilirdim. Kim bilir?

            Seninle oyunlar oynadık mı? Sohbet ettik mi? İnan hiç hatırlamıyorum. Ama aynı sofrada annemin pişirdiği lezzetli yemeklere birlikte kaşık salladık. Belki sana memleketimiz Silifke’nin Yörük lezzetlerinden tattırmış, sıkma, batırık bile yedirmişti.

Ve Ayrılık…

            Ancak bu birliktelik fazla sürmedi. Aradan bir hafta kadar geçince annen, baban ve kardeşlerinin Ofis’teki evimize gelip teşekkür ettikten sonra seni alıp gittiklerini hatırlıyorum. Bu gidişin gönüllü müydü? Ayakların geri geri mi gidiyordu? Bize alışmış mıydın? Hiç bilemiyorum.

            Babam senin gelişini nasıl karşıladı? İnan onu da unutmuşum. Belki de en doğrusunu yapıp ailene ulaşabilmeleri için bir karakola gidip bilgi verdi. Böylece seni bulmalarını sağladı.

            Keşke adını, soyadını bir kâğıda yazıp izini sürsek ve seni kadîm Diyarbakır Suriçi’ndeki küçelerde, “hayat”lı eski bir konakta bulabilseydik. Belki sen, ilkokul üçüncü sınıfta Mehmetçik İlkokulunun bahçesinde düşüp kolum çıktığında yerine yerleştirip içyağı ve bal karışımıyla iyileşmemi sağlayan meşhur “Gâvur Mahallesi”ndeki o Ermeni kadını da tanıyordun. Belki o mahallenin usta yazarı Mıgırdiç Margosyan’ı da…

            Annem şimdilerde hiçbir şeyi hatırlayamayacak kadar hafıza yoksunu... Ama şimdi çıkıp gelsen tıpkı o günleri hatırlamışçasına sana yine candan kucak açacağına, gülerek karşılayacağına eminim.

            Yaşıyorsan Rabbim sana sağlıklı, uzun ömürler versin, yolu kısa bir süre de olsa bizimle kesişen ablam... “Emanete Hodevi.”

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (1)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve silifkesesimiz.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Ferruh SÜNGER
(15.05.2026 12:06 - #3292)
Su gibi akıp gitti. Okumanın keyfini yaşadım. Çok güzel bir anı yazısı. Umarım bahsettiğin ablamız bu yazıyı okur ve size ulaşır. Selam ve dua ile.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve silifkesesimiz.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.