Çorap Söküğü
YOLLAR DUBLE, GÖNÜL TEK ŞERİT
Bir sonbahar, biraz aşk, biraz hasret, bolca da geç kalmışlık…
Bilirsin Tülay, ben her sonbahar biraz telaşlanırım.
Leylaklar çiçeklerini usulca toprağa bıraktığında…
Güneşli yağmurlar insanın içine eski bir şarkı gibi düştüğünde…
Gökyüzünde turnalar bölük bölük, sanki bir yerlere yetişircesine kanat çırptığında…
Oy beni, vurun beni! Yine pürtelaşım.
*
Sonbahar dediğin nedir ki zaten? Biraz sararmış yaprak, biraz eskimiş fotoğraf, biraz da insanın kendine bile itiraf edemediği özlemler… Mevsimlerin en edebiyatçısı, insanın en eski yaralarının da müsebbibi.
Yine bir sonbahar…
Yine bir hasret türküsü takıldı sazımın teline.
Yine içime bir yolculuk düştü.
Nereye mi?
Bilirsin işte… İnsan en çok gitmediği yerlere özlem duyar. Hele bir de orada kalmış biri varsa…
Yine, yeniden…
*
Yol var, yaban.
Yol var, duble.
Yol var, bölünmüş.
Yol var, tali.
Yol var, tek yön.
Yol var, çift yön.
Yol var, arka sokak.
Bir de eski sokak…
Memleket yollar konusunda epey ilerledi. Duble yollarımız, bölünmüş yollarımız, tek yönlerimiz, çift yönlerimiz var. Bir tek gönlümüzün yolunu bulamadık gitti.
Tuhaflık bende mi, bilmiyorum!
‘Duble’ deyince aklıma kadeh geliyor. ‘Tek’ deyince sen… Dudu dillim, sen. ‘Tek yön’ deyince de sana çıkan bütün yollar. Ne garip, değil mi? Şehirler büyümüş, yollar genişlemiş, mesafeler kısalmış ama sana varan yol hâlâ aynı yerde, aynı virajda bekliyor.
Demek ki bazı yollar asfaltla değil, hasretle ölçülüyormuş.
Şad ol deli gönül! Hâlâ tek sevdiceğe tek yönlü sefer düzenliyorsun. Üstelik dönüş bileti almadan…
*
Derdi nedir bu sonbaharın?
Ne alıp veremediği var benimle?
Her gelişinde kapımı çalıyor, eski defterleri açıyor, tozlu hatıraları önüme döküyor. Sanki başka mevsim kalmamış gibi, bütün hesaplarını benimle görüyor.
Oysa ben kaç kere sustum.
Kaç kere unuttum dedim.
Kaç kere bir şarkıyı yarısında değiştirdim de kendime bile yakalanmadım.
Ama olmuyor işte!
İnsan bazı isimleri dilinden çıkarıyor da yüreğinden çıkaramıyor. Sonbahar da bunu bildiğinden her yıl aynı yerden vuruyor.
*
Bunca yıldır kaçtım Tülay.
Bir ‘hişt’ işittim, kaçtım.
Eski sokaklardan bir ses yükseldi, kaçtım.
Bir şarkının nakaratında adını duydum, sustum.
Bir kahvenin kokusunda hatıranla karşılaştım, fincanı yarım bıraktım.
Kaçtım da ne oldu?
Yıllar geçti, sokaklar değişti, tabelalar yenilendi. Eski evlerin yerinde yenileri yükseldi. İnsanlar büyüdü, çocuklar yaşlandı, aynalar acımasızlaştı. Bir tek içimizdeki o eski sokak, o eski kapı, o eski bekleyiş yerinden kıpırdamadı.
Artık kaçmalarım bitti.
Telaşım bitti.
Küsmelerim de…
Meğer insanın en uzun yolculuğu, dönmeye cesaret edemediği yereymiş.
*
Elbet bir gün buluşacaktık.
Bunu hep biliyordum da ne zamanını biliyordum ne de nasılını. Gördüğüm, sesini işittiğim yoktu ne vakittir. Hayat araya öyle kalın çizgiler çekmişti ki bir zamanlar birbirimizin gözlerinde kaybolan biz, şimdi birbirimizi bulmaya kalksak adres tarifine ihtiyaç duyacaktık.
Ve işte…
Kafam güzel, kafam ortaya karışık, kafam tam bir Waterloo Bozgunu…
Bir eski sokakta rastlaştık.
Öyle filmlerdeki gibi olmadı. Ne zaman durdu ne de dünya sustu. Bir yerlerden araba geçti, bir kedi çöpleri karıştırdı, uzaktan bir satıcının sesi geldi. Hayat, bizim kavuşma sahnemize figüran bile olmamıştı.
İkimizin de saçları ak.
Birbirimize baktık. Yılların yüzümüze bıraktığı izleri, gözlerimizin dibinde biriken yorgunluğu gördük. Bir zamanlar gençliğimizin sığmadığı bedenlerimizde şimdi hatıralarımız dolaşıyordu.

Meğer kaç bahar geçmiş…
Kaç leylim sonbahar…
Kaç akşam, kaç sabah, kaç yarım kalmış cümle…
Ah o bekleyen dargın anılar!
İnsan yaşlanınca unutuyor sanıyorlar. Oysa insan yaşlandıkça bazı şeyleri daha iyi hatırlıyor. Hele kalbin bir köşesine emanet edilmiş birini… Onun hatırası eskimiyor, yalnızca saçlarına ak düşüyor.
Gülümsedik mi, ağladık mı, bilemedim. Belki ikisini birden yaptık. Zaten bizim aşkımızın en büyük marifeti de buydu: En hüzünlü yerinde bile insanın yüzüne bir tebessüm kondurabilmek.
*
Bitsin artık bu dargınlık, dudu dillim.
Gel.
Fincana kahve koydum. Gel.
Şekerini yine az koyarım, hatırını çok…
Odalarda ışıksızım. Gel.
Penceremde birikmiş akşamlar var, gel.
Eni konu divaneyim. Gel.
Sana anlatacak çok şeyim var. Bir de anlatamadıklarım… Onlar daha kalabalık. Yıllar boyunca biriktirdim. Kimi boğazımda düğüm, kimi eski bir fotoğrafın arkasında, kimi de gece yarısı ansızın çalan bir şarkıda duruyor.
Bir yanım hâlâ savaşıyor, bir yanım Waterloo'da son muharebesini veriyor. Aklım çoktan teslim bayrağını çekmiş, gönlüm barış masasına oturmuş.
Gel artık!
Bak, ömrümüzden mevsimler eksiliyor. Takvim yaprakları bizden habersiz düşüyor. Gençliğe dönmek mümkün değil, biliyorum. Ama hiç değilse kalan ömrümüzü geçmişe küsmekle tüketmeyelim.
Önde zeytin ağaçları…
Ne çok şey anlatıyor oysa. Kökleriyle geçmişe, dallarıyla yarına tutunmuşlar. Biz de öyle yapalım. Biraz geçmişten, biraz bugünden, biraz da yarına dair umuttan alalım.
Son olsun bu sonbahar, gel.
Yolların dublesi, tek yönü, tali yolu umurumda değil artık. Benim bildiğim bir tek yol var: Eski sokaktan geçip sana çıkan…
Gel de bir kahvenin hatırına kırk yılı değil, kırk yılın hasretini konuşalım.
Hem ne demiştik?
Bazı aşklar bitmez Tülay.
Yalnızca mevsimini bekler.
Ben bu sonbahar yine pürtelaşım.
Gel.
Bu kez ne sen geç kal ne ben kaçayım.
