ANTİK DÜNYADAN ALACAĞIMIZ “ÇEVRE” DERSİ
Kum zambaklarını merak edip araştırdığımızda “türün nesli tehlike altındadır” bilgisine rastlarız. Nitekim oturduğumuz bölgede deniz kıyısının sadece belirli kesimlerinde rastlayabildiğimiz kum zambaklarını her baharda çoğalmış görüp sevinirken, deniz mevsimi yaklaşınca da kumsalı insanların kullanımına hazırlamak adına iş makinaları ile darmaduman edilmiş olduklarını görüyor ve üzülüyorum.
Biz arkeologlar için antik kentler yalnızca bir kazı alanı değildir. Onlar aynı zamanda insanlığın başarılarının ve hatalarının depolandığı birer bellektir. Kuruyan suyolları, terk edilmiş liman kentleri, aşırı tüketim nedeniyle yıpranan doğal çevreler bize önemli bir gerçeği gösterir: Doğaya rağmen kurulan hiçbir uygarlık uzun ömürlü olmamıştır.
İnsan faaliyetleri her çağda çevreyi bozuyordu. Arkeolojik literatürde “Neolitik” dediğimiz tarımsal üretimin ortaya çıktığı dönemle; insanoğlunu o günlere dek yöneten ve belirleyici unsur olarak önüne çıkan doğa artık insanoğlunun elinde belirlenmeye ve onun istekleri, gereksinimleri doğrultusunda sömürülmeye başlamıştı.
Gelişmeler insanlığı Uygarlık Dönemi ile birlikte Endüstri Devrimine götürmüş, bu devrimin geliştirdiği makine ve motorlarda, doğanın milyonlarca yıldır biriktirdiği, depo ettiği bitkisel (odun, kömür) ve hayvansal (petrol) enerji kaynakları kullanılmıştır.
Örnek Çevrecilik
Mısırlılar, plancılığın yanı sıra, anıtların çevreleriyle korunmaları ve değerlendirilmesi esaslarının ön örneklerini vermiş sayılabilirler. Orta Krallık döneminde, II. Sesostris’in Al-Lahun piramidinin inşasında çalışan işçiler için bir yerleşme yeri olan Kahun şehri inşa edilmiştir. Gelişmiş bir ortam ve örgütün varlığını ve bunun da kuvvetli bir şekilde yönetildiğini gösteren düzgün sokaklar, kare şeklindeki adalara dizilmiş düzgün evler göstermektedir.
Herodot, Mısır’da Nil Deltası’nın doğusunda yer alan antik kent Bubastis’i anlatırken “Mabede giden geniş yolun iki tarafında çok yüksek ağaçların bulunduğunu” söyler. Mabet yollarında olduğu gibi şehirlerde de ağaçlarla gölgelenmiş yollardan, parklarla çevrili büyük yapılardan, evlerin önlerindeki bahçelerden, ağaç ve diğer bitkilerin yaygın bir şekilde süsleyici ve düzenleyici unsur olarak kullanılmış olduğunu görürüz.
Hammurabi Kanunları’nda çevre koruması; tarımsal üretimi, su kaynaklarını ve hayvanları korumaya yönelik su hukuku ve tarım yönetmelikleri şeklinde karşımıza çıkar.
Antik Yunan ve Roma kent yönetimlerinde de günümüzde “çevrecilik” dediğimiz kavramın kökleri görülür. Özellikle Antik Roma’da çevre düzeni, temizlik, su yönetimi ve kamusal sağlık doğrudan belediyecilik anlayışının bir parçasıydı. Antik Yunan kentlerinde ise daha çok şehir düzeni ve kutsal alanların korunması üzerinden gelişmişti.
Antik Yunan kentlerinde su kaynaklarının korunmasına yönelik olarak özellikle büyük kentlerde çeşmeler ve kuyular devlet denetimindeydi. Kamu çeşmelerini kirletmek suç sayılabiliyordu. Kurak dönemlerde su kullanımına sınırlama getiriliyordu. Tarımsal sulama ile içme suyu ayrıştırılmaya çalışılıyordu. Birçok ağaçlık alan tanrılara adandığı için kutsaldı ve korunuyorlardı. Örneğin Athena’ya adanan zeytinlikler, Apollon kutsal koruları, tapınak çevresindeki doğal alanlar… Bu alanlarda ağaç kesmek, hayvan avlamak, yapı yapmak yasak olabiliyordu.
Kent sokaklarının temiz tutulmasına ilişkin yerel kurallar vardı. Çöplerin gelişigüzel bırakılması hoş karşılanmazdı. Mezbahalar ve atık üreten işlikler genellikle kent dışına alınırdı. Dericilik gibi kötü kokulu üretimler yerleşim merkezinden uzakta tutulurdu.
Antik Roma kentleri bu konuda çok daha sistemliydi. Çünkü Roma büyük bir imparatorluk kentiydi ve milyonluk nüfusun yönetilmesi gerekiyordu.
Burada çevre konusu doğrudan belediyecilik hizmetine dönüşmüştü. Roma’nın ünlü kanalizasyon sistemi ‘Cloaca Maxima’ dünyanın en eski büyük alt yapı projelerinden biridir. Amaç, pis suyu şehirden uzaklaştırmak, taşkınları önlemek, salgın hastalık riskini azaltmaktı.
Antik Roma’da bazı atıkların sokağa atılması yasaktı, ölü hayvanların kent içinde bırakılması cezalandırılabiliyordu, mezarlıkların şehir dışında olması zorunluydu. Çünkü kötü koku ve hastalık ilişkisi gözlemlenmişti.
Örneklerini Silifke civarında da gördüğümüz uzun mesafelerden suyun yerleşimlere getirilerek dağıtıldığı su kanalları, su kemerleri yalnızca mühendislik başarısı değildi; aynı zamanda çevre yönetimiydi. Temiz su taşınıyor, hamamlar besleniyor, çeşmeler çalıştırılıyor, yangınlara müdahale kolaylaşıyordu. Suyollarına zarar vermek ciddi suç sayılabiliyordu.
Değişen Teknoloji, Değişmeyen Sorunlar
Bazı antik yazarlar, maden ocaklarının, fırınların, metal işliklerinin yarattığı yoğun dumanlardan şikâyet eder. Özellikle yaşlı Plinius doğa tahribatına dair dikkat çekici gözlemler yapmıştır. Bu, Antik Çağ’da bile insan faaliyetlerinin çevreyi bozduğunun fark edildiğini gösterir.
Bugün çevreyi koruyamayan modern kentler, “iki bin yıl önce kanalizasyon yapan Roma’nın gerisine mi düşülüyor?” sorusunu haklı olarak sordurur.
Bugün belediyecilik anlayışının yalnızca asfalt dökmek veya bina yükseltmekle sınırlı olmadığını, gerçek kent yönetiminin; tarihi, doğayı, suyu ve insan yaşamını birlikte koruyabilme becerisi olduğunu düşünmeliyiz.
Belki de antik dünyanın çevre yönetimi konusunda bize bıraktığı en önemli ders budur: Kentler, doğaya hükmettiğinde değil; onunla uyum kurabildiğinde gerçek anlamda medeniyet olur.
