Silifke’nin 1933’teki Merkezlik Öyküsü
Silifke’nin 1933’te il merkezinden ilçeye düşüşü, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ konuşuluyorsa, mesele yalnızca bir idari karar değildir. Hafızaya kazınmış bir kırılmadır. Çünkü taşrada statü, sadece mühür ve levha demek değildir. Yolun nereye bağlanacağı, yatırımın kime uğrayacağı, gencin hangi şehirde iş bulacağı…, kısacası geleceğin haritası demektir.
Bu yüzden Silifke’de en çok tutunan anlatı, en kolay anlatıdır: “Atatürk’e kızdırdık, o da cezalandırdı.” Rivayet şöyle akar: Ziyaret beklenir, sofra kurulur; gecikme uzayınca halk “gelmiyor” sanıp hazırlananları yer, dağılır. Sonra Gazi çıkagelir, karşısında kimseyi bulamaz; hiddetlenir ve şehir “kaza” yapılır… Öykü tadı yerindedir: dramatik, öğretici, tek hamleyle açıklayıcı. Fakat tam da bu yüzden ihtiyat ister. Tarihçilik, güzel öyküleri değil; kanıtı, bağlamı ve ihtimali sever.
Zaten 1933 kararı, tek bir duygunun ani tepkisiyle açıklanamayacak kadar örgülü bir arka plana oturuyor. Erken Cumhuriyet’in idari aklı, “merkeziyetçi verimlilik” fikriyle çalışıyordu: Sınırlar yeniden çiziliyor, bazı vilayetler birleşiyor, idare daha az masrafla daha hızlı işler hale getirilmeye uğraşılıyordu. Böyle zamanlarda sorulan soru şudur: Hangi merkez daha işlevsel, hangi hat daha güçlü, hangi düğüm daha yoğun? Bir başka deyişle, statü çoğu kez bir ödül-ceza cetveli değil; devletin lojistik ve mali hesabıdır.
Silifke örneğinde de dosyanın birkaç başlığı var ve her biri tek başına değil, birlikte anlam kazanıyor.
İlk başlık siyaset. Birinci Meclis günlerinde Silifke milletvekillerinin Ankara’daki güç dengelerine karşı duyduğu güvensizlik, Meclis içi saflaşmalar ve “İkinci Grup” hattına yakınlaşma gibi gerilimler, taşradaki itibarı da etkileyen türden çatışmalardı. Üstelik yerel düzeyde çekişmelerin kişilere ve kliklere indirgenmesi, parti disiplini açısından da sürekli alarm üreten bir tablo çıkarıyordu. Cumhuriyet Halk Partisi teşkilatındaki rekabetler, isimler üzerinden yürüyen güç mücadeleleri ve bunların Ankara’ya yansıması, bir idari düzenlemenin “siyasi maliyet” hesabına dâhil olabilecek unsurlardır.
İkinci başlık, Atatürk ziyaretlerinin bıraktığı iz. Burada ince bir ayrım önemli: Tepki halkın kendisine mi? Ekonomiye mi? Yoksa şehrin ileri gelenlerine mi? Sorunların merkezinde çoğu zaman protokol aksaklıkları, koordinasyon eksikleri ve yerel idarenin beceri sınırları vardır. Atatürk’ün bir ziyarette resmi kurumlara uğramadan çiftliğe geçmesi, dönüşte aynı doğrudanlıkla limana yönelmesi bunlar “şehirle gönül bağını kopardı” diye değil, “yerel idareye mesaj verdi” diye okunmaya daha yatkın işaretlerdir. Üstelik aynı dönemde Tarım Kredi Kooperatifi, Bölge Tarım Okulu gibi hamlelerle bölgeye ilgisini sürdürmesi, basit bir “darılma-cezalandırma” anlatısını zayıflatıyor. Kırgınlık varsa bile, kararın tek anahtarı olmaktan uzaktadır.
Üçüncü başlık, ekonomik ve teknik kapasite. İl merkezi olmak, yalnız nüfusla ölçülmez; ulaşım, haberleşme, ticaret akışı, liman bağlantısı, hinterlandın genişliği ve bürokratik yükü taşıyacak altyapı ister. Silifke’nin coğrafi yapısı, dağlık hatların yarattığı zorluklar, karayolu bağlantılarının sınırlılığı gibi unsurlar; hele ki aynı bölgede Mersin gibi daha canlı bir ticari düğüm varken, Ankara’nın merkezi nereye yaslayalım? Sorusuna daha farklı yanıt vermesine yol açmış olabilir. Taşucu İskelesi’nin varlığı önemlidir; fakat ticaretin ana damarları Mersin Limanı’na akıyorsa, karar vericinin gözünde ağırlık merkezi de oraya kayar. Devlet, çoğu zaman mevcut akışı büyütmeyi tercih eder; akışı sıfırdan kurmayı değil.
Dördüncü başlık, demografi ve hizmet mantığı. Nüfusun yoğunlaştığı alanlara yakın bir yönetim merkezi, sağlık, eğitim, güvenlik ve vergi düzeninin daha seri işlemesini sağlar. Bu tür nüfus hareketleri ve yerleşim ağı, özellikle erken Cumhuriyet’te yerinde hizmet kadar hızlı denetim ihtiyacıyla da birlikte düşünülüyordu. Merkez, denetleyemediğini sadeleştirir; ulaştığını büyütür.
Bunlara bir de dönemin siyasi iklimini ekleyince tablo daha da anlaşılır oluyor. Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın bazı yerlerde belediye seçimlerini kazanması, taşradaki memnuniyetsizliğin görünür hale geldiği bir momentti. Böyle zamanlarda Ankara, iki şeyi aynı anda yapmak ister: Hem idareyi rasyonelleştirmek hem siyaseti kontrol edilebilir kılmak. Bu ikili hedef, kimi şehirlerin statüsünü yükseltirken kimilerini aşağı çekebilir. Ancak bunu gönül kırıklığına indirgemek, devletin işleyişini kişisel bir anekdota hapsetmek olur.
Tam burada, rivayetlerle tarih arasındaki gerilime geri dönelim. “Buraya vilayet değil, kaza bile çok…” sözü gibi cümleler, halk belleğinde güçlüdür. Çünkü kararı bir tek cümleyle açıklama konforu sağlar. Ne var ki bu tür sözlerin gerçekten söylenip söylenmediği belirsizse hele tek bir kaynağa dayanıyorsa tarihçinin görevi, onu kesin hüküm diye dolaşıma sokmak değil, ihtimal olarak konumlandırmaktır. Aksi halde, bellek öyküye dönüşür. Öykü de zamanla kanıt diye sunulur.
Peki o halde Silifke’nin 1933’teki düşüşü neydi?
Büyük ihtimalle bir toplu düzenlemenin parçasıydı: tasarruf, idari kolaylık, altyapı, ulaşım, ticaret ağı ve siyasi sürtüşmelerin aynı denklemde buluştuğu bir yeniden yapılanma. Silifke’nin yerel elitleri arasındaki çekişmeler ve protokol aksamaları, kararı tek başına doğurmamış olsa da Ankara’nın zihninde şehrin “idare edilebilirlik” puanını düşürmüş olabilir. Yani mesele “ceza” değil; devlet aklının gözünde “uygun merkez” tartısıdır.
Bugüne dönük ders ise daha kıymetli: Statü, geçmişte kalmış bir unvan kavgası değildir. Geleceğe dair bir planlama meselesidir. Bir yerin idari ağırlığı, sadece tarihsel hatırayla korunmaz; bağlantıyla, üretimle, kurumsal kapasiteyle, tutarlı yerel siyasetle güçlenir. Eğer Silifke’nin öyküsü hâlâ diri ise, bu aynı zamanda şu soruyu da canlı tutuyor: Bir kenti ayakta tutan şey, tabeladaki unvan mı; yoksa o unvanı haklı çıkaran damarlar mı?
Belki de asıl çıkış yolu şurada: Rivayetleri küçümsemeden, ama onlara teslim olmadan; geçmişin kırılmasını bugünün yatırım ve yönetişim aklına çevirmek. Çünkü tarih, yalnızca “ne oldu?” sorusuna değil, “buradan nasıl bir gelecek kurulur?” sorusuna da cevap aradığımızda da işe yarar. Silifke’nin 1933’ü, bugünün Silifke’sine bir çağrıysa, o çağrı şunu söylüyor: Merkez olmak, bir gün verilen bir karar değil; her gün kurulan bir kapasitedir.
Sadık TAŞUCU, Hafız Emin İNANKUR, Sait UĞUR, Turgut ÖZAL gibi dönemin “ağırlığı” olan isimleri, İçel’in (Silifke’nin) il olması hedefi için hangi kapıları çaldı, hangi dosyaları hazırladı, hangi temasları kurdu? Silifke 1900-2002 yılları arasında hangi sınırlarla anılıyordu? Bu sınırlar içinde kalan yerleşimlerin nüfusu, ekonomik omurgası, ulaşım hattı ve kamu hizmetleri kapasitesi nasıl tarif ediliyordu? Bu coğrafyada yaşayan milletvekilleri ve bürokraside etkili olan isimler, ilçeyi vilayete dönüştürmek için ne tür girişimlerde bulundu? Hangi hamleler sonuç verdi, hangileri masada kaldı? Daha da önemlisi, süreçte yapılan hatalar nelerdi; eksik veri mi bırakıldı, yanlış öncelik mi kuruldu, yerel mutabakat mı sağlanamadı? Sivil toplum kuruluşlarıyla belediyeler bu iddiayı bir “ortak akıl” metnine dönüştürecek ölçüde sahiplenebildi mi, yoksa mesele dönemsel heyecanlarla mı sınırlı kaldı? Kısacası, onlarca soru cevaplanmadan, kapsamlı raporlar ve somut göstergelerle desteklenmiş bir yol haritası hazırlanmadan bir yerleşimin “il” iddiası çoğu zaman güçlü bir talep olmaktan çıkıp havada kalabiliyor. Bugün yapılması gereken de geçmişin izlerini netleştirip geleceğin dosyasını bilimsel, şeffaf ve ortaklaşa bir zeminde yeniden kurmak.
KAYNAKÇA
Resmi Gazete
ASLAN İzzet, Silifke Tarihi, Adana, 1988.
ASLAN İzzet, Atatürk Silifke'de, Adana 1981.
DEMİRCAN Onur, Türk Ocakları'nın Doğu Anadolu'da teşkilatlanması ve faaliyetleri (1923-1931), Atatürk Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Prof. Dr. Sinever Esin Dayı) Erzurum, 2024.
GİDİRİŞLİOĞLU Koray, Siyasi, İdari, Kültürel ve Ekonomik Alanda Silifke (1924-1933), Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Doç. Dr. Erol Yüksel) Karaman, 2021.
GÜRTÜRK Sami, Silifke Tarihi, İstanbul, 1987.
KARATAŞ Önder, Erken Cumhuriyet dönemi İçel tarihinin mühim bir kaynağı 'Taş İli Gazetesi' (1923-1927), Aksaray Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Danışman Prof. Dr. Cihat Yıldırım), Aksaray, 2024.
NURAL Süha, Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Silifke, Niğde Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Danışman Yrd. Doç. Dr. İbrahim Öztürk), Niğde, 2007.
Not: Burhan ÜSKÜL - SİLİFKE İL OLUR MU? Farklı bakış açısı için bakınız. (Erişim Tarihi 21.12.2025)
