Çekmeyen Hat, Çeken Çile
Bir SIM kartı düşünün: Avucunuzun içine sığan ama hayatınızın kapılarını açan küçücük bir anahtar. Sesli arama o anahtarla döner, mesaj o anahtarla kapıyı tıklar, internet o anahtarla içeri süzülür. İşin garibi, bu kadar kritik bir parçanın son zamanlarda “en çok suçlanan” parça hâline gelmesi… Sanki evin elektriği gidince kabloyu değil, ampulü azarlıyoruz: “Sen bozulmuşsun!”
Bugün memlekette pek çok kişinin dilinde aynı cümle var: “Şebekeler eskisi gibi değil.” Çekim gücü bazen bir gölge gibi kısalıyor; yanınızda ama işe yaramıyor. Bir kat çıkıyorsunuz, sinyal iki kat azalıyor. Aynı sokakta yıllarca taş gibi çeken hat, şimdi nazlı bir misafir: “Müsait değilim, sonra uğrarım.”
Arıyorsunuz müşteri hizmetlerini… Daha derdinizi anlatırken, senaryonun sonunu tahmin edebiliyorsunuz:
“Telefonunuzdan olabilir.”
“SIM kartınız zarar görmüş olabilir.”
“Ücretli değişim…” (cümle genelde burada nefessiz kalır)
“…şu kadar ücret.”
“İsterseniz yeni paket var.”
“Yükseltirseniz hız artar.”
Bu tablo, bir lokantada yemeğin tuzsuz gelmesi gibi: “Aşçımızın elinden değil, sizin diliniz bozulmuş olabilir.” Üstüne bir de menü uzatılır: “Şefin özel tuz paketi var, premium.”
Eskiden böyle miydi? Eskiden de çekmeyen köşeler vardı elbette. Ama çekmeyen yer “coğrafyayla” açıklanırdı; şimdi “müşterinin kusuruyla” açıklanıyor. Aradaki fark şu: O zaman sorun biraz kader gibiydi; şimdi sorun pazarlama gibi kokuyor. Ve bilirsiniz… “Kaderin bile bir açıklaması vardır; pazarlamanın açıklaması genelde fırsattır.”
Asıl ürpertici kısmıysa, son günlerde dilden dile dolaşan başka bir mesele: Telefonun kendi kendine birilerini araması… Hatta aramayı geçin, SMS’in durduk yere “gitmiş” görünmesi… İnsan bunu duyunca ister istemez irkiliyor. Çünkü telefon dediğiniz şey, cebinizde taşıdığınız bir cihaz değil sadece; bir itibar, bir sır küpü, bir kimlik kartı.
Düşünsenize: Siz masada çay karıştırıyorsunuz, telefonunuz masanın üzerinde sessizce bir numarayı “çaldırıp kapatmış.” Sonra bir bakmışsınız, karşı taraftan “Hayırdır?” mesajı geliyor. Siz “Ben aramadım” diyorsunuz. Karşı taraf “Ama kayıt var” diyor. Bazen de ararsınız karşı tarafa ulaşmaz. Ya meşgul ya da “aradığınız kişiye ulaşılamıyor.” İşte tam burada, memleketin meşhur “teori üretme fabrikası” devreye giriyor. Bizim teorilerimiz boldur; kimi zaman kahve falından kimi zaman lotodan daha hızlı çıkar. Ama bazı söylentiler var ki, artık sadece söylenti gibi durmuyor; çünkü aynı şikâyet aynı anda çok ağızdan dökülmeye başlıyor.
Peki, bu olan biten ne? Kimseyi hükümle suçlamadan, aklıselimle şunu söylemek mümkün: Bu tür tuhaflıkların birkaç olası kaynağı olabilir.
Bazen cepte istemsiz dokunuşlar, kulaklık/aksesuar arızaları, “cebe giren ekran” meseleleri…
Bazen kötü niyetli uygulamalar, linkle bulaşan yazılımlar, izinleri abartılmış programlar…
Bazen yönlendirme ayarları, numara taşıma süreçleri, hat güvenliği (SIM değişimi/hat devri gibi riskler…)
Bazen de operatör tarafındaki sistem/şebeke aksaklıklarının zincirleme etkileri…
Bazen de ticari karların…
Ama vatandaşın hissettiği şey teknik sebeplerden daha basit: Güven kaybı. Çünkü iletişim bir lüks değil; çağın ekmeği, suyu. Şebeke çekmiyorsa “iş” çekmez, “okul” çekmez, “acil” hiç çekmez. Üstüne bir de kullanıcı, kendi telefonuna bile şüpheyle bakmaya başlarsa… İşte o zaman mesele çekim gücünü aşar; toplumsal psikolojiye döner.
Eskiden telefon “aranırdı.” Şimdi telefon bazen “aranan” değil, “aranan belâ” gibi. Cebimizdeki cihaz, sanki bir başkasının elindeki düğmeye bağlanmış gibi hissettiriyor. Kilit sizde, anahtar sanki başkasının cebinde.
Bu noktada soruyu büyütmek gerekiyor:
Biz iletişimi “paket” diye mi yaşıyoruz, “hak” diye mi?
Çekmeyen şebekeyi “kader” diye mi kabulleniyoruz, “standart” diye mi sorguluyoruz?
Her sorunun sonunda “yükseltme” çıkıyorsa, o merdiven gerçekten bizi yukarı mı çıkarıyor; yoksa aynı katta daha mı pahalı dolaştırıyor?
Buradan bir çağrı çıkarmak istiyorum: Önümüze bakacaksak, yalnız hız vaatlerine değil, şeffaflığa ve güvenliğe bakacağız. E-SIM gibi çözümler yaygınlaşıyor, 5G konuşuluyor, dijitalleşme büyüyor. Güzel. Ama geleceğin omurgası “daha hızlı” değil sadece; “daha güvenilir…” Operatör de üretici de şunu bilmeli: Hız satılır, güven biriktirilir. Bir kez kırıldı mı, en pahalı paket bile tamir etmez.
Vatandaş ne yapacak? Elbette önce kendi tarafını kontrol edecek; şüpheli uygulamaları, izinleri, yönlendirme ayarlarını, hat güvenliğini… Ama iş burada bitmemeli. Toplu şikâyetler arttıkça, standartlar daha net konuşulmalı: Kapsama iddiası neye göre? Şebeke kalitesi nasıl ölçülüyor? Arıza/aksaklık halinde süreç neden hep “müşteri hatası” parantezine sıkışıyor? Ücretsiz değişim hangi koşullarda devreye giriyor? Bunlar “teknik detay” diye geçiştirilecek konular değil; çünkü konu teknik değil, hayatın kendisi.
Son söz niyetine bir cümle bırakayım:
İletişim çağında en büyük yoksulluk, çekmeyen hat değil; muhatap bulamamak.
Hat çekmiyorsa şikâyet edersiniz. Ama sizi sürekli “sizden kaynaklı” diye bir duvara çarptırıyorlarsa, o duvarın adı artık şebeke sorunu değildir; güven sorunudur.
Ve güven sorunu, paketle çözülmez. Durum böyle olunca sim kart şirketleri, alanındaki ilklerden bahsetmesi ironik hale gelebilir.
