Köylü Değil, Üretici
Bizim ülkede bazı kelimeler var; nüfus kâğıdına “isim” diye yazılır ama gündelik hayatta “etiket” diye yapıştırılır. “Köylü” de onlardan biri. Oysa köylü dediğin, sanki “şehir görmemiş” demekmiş gibi, küçümsemenin pratik bir kısaltmasına dönüştürüldü. Halbuki mesele adres değil; meslek. Biz çiftçiyiz. Biz üreticiyiz. İster köyde yaşa ister şehrin ortasında; toprağa, hayvana, emeğe temasın varsa üreticisin. Ve üretici olmak, uzaktan bakınca bile değerli, zevkli, hatta eğlenceli bir iştir: Çünkü sonuç görürsün. Ektiğin çıkar, baktığın büyür, emek verdiğin karşılık verir. Bu çağda “sonuç almak” bile lüks sayılırken, üreticinin işi zaten başlı başına bir ihtişamdır.
Şehir hayatının “lüks” diye pazarlanan kısmına bir bakın: Sabah lüks bir siteden çıkıp lüks bir arabayla, lüks bir yolda, lüks bir trafikte bekleyip işe gidiyoruz. Sonra akşam aynı ritüeli tersine çeviriyoruz. Günün özeti: Klimanın içinde terlemek. Yaşanan hayat, sanki hayatın bitmesi için hızlandırılmış bir geri sayıma girmiş gibi; verim dediğin şey, “kaç toplantı yaptık” tablosuna sıkışmış. İnsanın kendini canlı hissetmesi bile ajandaya randevuyla düşüyor: “18:30- nefes almak.”
İşin ironisi şu: Biz üretimi küçümsedik, toprağı küçümsedik, hayvancılığı küçümsedik… Sonra da doğayı paketleyip “yeni yaşam konsepti” diye pahalıya satmaya başladık. Bir de bunu “metot” diye anlatıyorlar: Şehri tüket, yorul, emekli olunca bir parça yeşilliği altın fiyatına al, adına da “huzur” de. Sanki kuş sesi bir aplikasyon; premium üyelik ister gibi. Oysa doğayla iç içe olmak, toprağın ritmine göre yaşamak, çiçeğin rengine, mevsimin kokusuna uyanmak… Bunlar zaten en büyük zenginlik. Huzurlu bir ortamda bulunmak lüks değil mi? Toprakla kurulan bağda gerçek bir yaşam var; çünkü orada “mış gibi” yapamazsın. Domates mış gibi kızarmaz. İnek mış gibi süt vermez. Toprak mış gibi ürün çıkarmaz. Şehirde çok şey “mış gibi” olur; kırsalda ise her şey “olduğu gibi.”
Peki biz bu üreticiyi niye bu kadar uzun süre ciddiye almadık? Bir kısmı alışkanlık. Bir kısmı da şu tuhaf memleket huyu: Hiçbir konuda fikri olmayanların her konuda zikri olması. En çok konuşan, en az bilen olunca; hakikatin sesi, gürültünün içinde boğuluyor. Hata biraz da bizde: Fakirin derdini zenginlerle, işçinin derdini patronla, kadının derdini erkeklerle, üreticinin derdini aracılarla, gençlerin derdini de yaşlılarla, kültürel değerleri siyasetçilerle konuşuyoruz. Sonra da “niye çözülmedi?” diye şaşırıyoruz. Bu, hastalığı hastaya sormadan “tedavi paketi” satmaya benziyor. Sanki dert bir Excel hücresi; üstüne formül yazınca çözülüyor.
Üreticinin derdini üreticiyle konuşmadığında, ortaya iki şey çıkar: Birincisi romantik masallar. “Köy hayatı şöyle tatlı, böyle huzurlu…” Evet, huzuru vardır; ama aynı zamanda yorgunluğu, riski, belirsizliği, maliyeti vardır. İkincisi de ukalaca öğütler: “Şunu ekseniz ya, bunu yapsanız ya.” Toprağın başında bir gün durmamış insan, çiftçiye kolay çözüm dağıtır. Çiftçi ise çözüm değil, adalet ister: Emeğinin karşılığı, planlanabilir bir düzen, hakkını koruyan bir sistem.
Bu konuşma biçimi, sadece tarımda değil, hayatın her alanında içimizi karartıyor. Kendi adıma “çok iyi” olduğumu söyleyemem. Memleketin haline, dünyanın haline üzülüyorum. Kızgınlıklarım artıyor. Haber izleyesim gelmiyor; bir şeyler dinleyesim gelmiyor. Her yerde kavga, açlık, mutsuzluk… Eğlence diye sunulan programlarda bile eğlencenin kendisi yok; sürekli tartışma, sürekli bağırış, sürekli psikolojiyi altüst eden bir gürültü. Aileye yönelik dizi-film diye açıyorsun; “özentilik” ve tek tip insanlar üreten bir kalıp akıyor ekrandan. Herkes aynı cümleyi kuruyor, aynı evi istiyor, aynı hayatı kovalıyor. Sanki memleket koca bir vitrin olmuş; içeride yaşayanın adı “insan” değil, “tüketici.”
Bir zamanlar üretim varken insanlar böyle miydi? Belki her dönem kendi sıkıntısını yaşadı; ama üretim, insanın sinir sistemine bile iyi geliyor. Çünkü üretmek, insanı hayata bağlar. Elinin emeğiyle bir şey ortaya koyan insanın kavgası bile başka olur; daha az hoyrat, daha az boş, daha az kırıcı. Yoksulluk içinde israfın artması da bu kopuşun parçası: Üretemeyince “sahip olmak” önem kazanıyor. Toprakla bağ kopunca, insan kendi köküyle bağını da zayıflatıyor. Sonra en ufak şeyde kavgacı oluyoruz; çünkü içimizde bir yer, “ben nereye aidim?” diye sürekli bağırıyor.
Ama buradan sadece nostaljiyle çıkamayız. “Eskiden her şey güzeldi” demek kolay; bugün için bir cümle kurmak daha zor. Benim ileriye dönük çıkarımım şu: Üreticiyi yeniden merkeze almadan ne toplumsal huzur gelir ne de gerçek refah. Bu, sadece tarım politikası meselesi değil; bir zihniyet meselesi. Üretimi küçümseyen toplum, eninde sonunda üretimin değerini faturada görür. O yüzden ilk iş, kelimeleri düzeltmek: Köylü değil, üretici. İkinci iş, masaya doğru insanları oturtmak: Üreticinin derdini üreticiyle, gencin derdini gençle, kadının derdini kadınla konuşmak. Aracıya düşman olmadan ama aracının gölgesinde de kaybolmadan.
Üçüncü iş, toprağı “emeklilik projesi” olmaktan çıkarıp “gelecek projesi” yapmak. Gençlerin tarımdan kaçtığı bir düzende, yarının gıdasını bugünün küçümsemesiyle güvenceye alamazsın. Üreticiyi bilgiyle, teknolojiyle, kooperatifle, adil pazarla güçlendirmek gerekir. Şehirle kırsalı iki ayrı gezegen gibi değil, aynı hayat zincirinin halkaları gibi görmek gerekir. Şehirde yaşayanın da tarımla bağı var; çünkü o bağ koparsa raflar sessizleşir, mutfaklar pahalılaşır, huzur “konsept” olmaktan öteye gidemez.
Belki de mesele şu kadar basit: Toprak kavga sevmez; emek ister. Toprak lafla ikna olmaz; düzen ister. Üretim, bir ülkenin “sakinleşme biçimi”dir. Biz yeniden üretimi hatırlarsak, sadece sebze ve meyvelerin tadı değil, insanın hali de değişir. Ekrandaki gürültü biraz azalır; sokaktaki tahammül biraz artar. Çünkü insan, bir şeye emek verdiğinde, o şeyin kıymetini de bilir; kıymet bilince, hırçınlık azalır.
Ben hâlâ ülkemin çiftçilerle, hayvancılıkla uğraşan üreticilerle dolu olmasıyla gurur duyuyorum. Uzakta bile olsalar, varlıkları insana güven veriyor: “Bu memleketin hâlâ eli toprağa değen insanları var” dedirtiyor. Belki de umudu oradan kuracağız. Gösterişten değil; gerçekten. Gürültüden değil; emekten. Ve en önemlisi: Konuşmayı azaltıp, doğru kişileri dinlemeyi öğrenerek. Çünkü bazen bir ülkenin en büyük devrimi, “söz” değil, “kulak”tır.
