İnsanlar da satranç gibi mi?
Bir ülkenin kaderi bazen kılıçla değil, bir tahta parçasıyla değişir.
Hindistan’da savaşın tadını kaçırmış bir kral hikâyesi vardır ya… Hani komutanlarını yıllarca aynı oyunun içine sürükleyen, barışa imza atsa bile “neden olmasın” diye bir sonraki komşuya göz diken o kral. Halk ise olup biteni izlemekten başka bir şey yapamaz; çünkü itirazın bedeli ya zindan ya mezardır. İşte tam o noktada, “Yüce Bilgin” denilen adam devreye girer.
Bilginin gücü burada başlar: Kralı karşısına alıp nutuk çekmez. “Savaş kötüdür” diye ahkâm kesmez. Çünkü bilir; bazı insanlar ikna olmaz ancak yön değiştirilir. Kralın damarındaki savaş arzusunu söküp atmaya uğraşmak yerine, o arzuyu başka bir yatağa akıtır. Bir kutu çıkarır, içinden taşlar ve bir tahta… Kralın sevdiği şeyin “savaş” değil, “strateji” olduğunu yakalar. Masraf yok, kan yok, yetim yok ama rekabet var, hesap var, hamle var.
Bazen bir toplumu kurtaran şey, bir liderin kalbinin yumuşaması değildir. Bir liderin oyununun değişmesidir.
Satranç burada sadece bir oyun değil; çatışmanın kurallı hale getirilmiş hâlidir. İçgüdülerin medenileştirilmiş biçimi… Gerçek hayatta bir komşunun tarlasına girdiğinizde ekin ezilir, kan dökülür, kin büyür. Tahtada ise hatanın bedeli piyon kaybetmektir, ders alırsınız ve bir sonraki hamlede daha iyi düşünürsünüz.
Peki biz?
Biz de satranç gibi miyiz?
Bir insanı tek bir duygu sanmak, satrançta sadece şahı görüp oyunu anladığını zannetmek gibi. Oysa satrançta taşların değeri bağlama göre değişir: Bazen bir piyon bir oyunu kazanır; bazen en parlak taşınız, yanlış karede bir yük olur. İnsan da öyledir. Bugün çok kararlı görünen biri yarın kırılgan olabilir. Çok sert görünen biri, doğru yerde ve doğru sözle yumuşayabilir. Çünkü bizi “taş” gibi sabit sanıyoruz; halbuki biz, aynı oyunun içinde sürekli değişen bir tahtayız.
Üstelik hikâyenin ikinci kısmı daha da çarpıcıdır: Bilgin ödül olarak altın istemez; buğday ister. Üstelik “birinci kareye bir, ikinciye iki, sonra iki katı…” diye giden o masum talep… Kral başta küçümser. Çünkü insan gözü, doğrusal düşünmeye yatkındır. Azı görür, artışı görmez. Oysa iki katına çıkmak; bir süre sonra “çok” değil, “akıl almaz” olur. Sayılar büyür, hesap şaşar, gerçeklik bir anda ters yüz olur.
İnsanın duyguları da biraz böyledir: Küçük bir kırgınlık, üst üste konduğunda dev bir duvara dönüşür. Ufak bir kibir, beslendikçe zulme kapı aralar. Küçük bir korku, çoğala çoğala koca bir toplumu susturabilir. Tersinden bakalım: Küçük bir merhamet, doğru zamanda gösterildiğinde zincirleme bir iyiliğe dönüşebilir. Bir “nasılsın?” bile bazen bir insanın gününü, bazen bir ailenin haftasını, bazen bir toplumun dilini değiştirir.
Bugün 8 milyarı aşan bir kalabalığın içinde yaşıyoruz. Her bir insan, kendi küçük tahtasında onlarca hamle yapıyor. Bir de bunun üstüne, bir insanın beş dakikada bile kaç farklı duyguya girip çıktığını düşünün: Kaygı, heves, öfke, pişmanlık, umut, kıskançlık, şefkat… Biz tek bir oyun oynamıyoruz; aynı anda birkaç oyunun içinden geçiyoruz. İş hayatında başka bir “ben”, evde başka, sokakta başka… Kimi zaman aynı cümleyi iki farklı ruh hâlinde bambaşka duyuyoruz. Satrançtaki gibi değil mi? Aynı hamle, bir oyunda parlak bir fikirken başka bir oyunda büyük bir hata olabilir.
Buradan geleceğe dönük bir ders çıkıyor: İnsanları tek hamlelik sananlar yanılır. “Şu insan şöyledir” diye etiketleyenler, oyunu daha baştan kaybeder. Çünkü insanın stratejisi sabit değildir; öğrenir, etkilenir, değişir. İşte tam da bu yüzden, toplumlar için en tehlikeli şey; oyunu bilenlerin değil, oyunu bilmediği hâlde kuralları koyanların çoğalmasıdır. Hikâyedeki kralın asıl problemi kötülük değil; cehaletle birleşmiş güçtür. Bugün de benzer bir risk var: Gücü eline alanın, karmaşıklığı inkâr etmesi… İnsan dediğiniz varlığın bir “hamleler evreni” olduğunu unutması…
O nedenle satranç bize sadece strateji öğretmez; sabır öğretir. Sonuca değil sürece bakmayı öğretir. Hamle yapmadan önce düşünmeyi, düşünmeden önce görmeyi… Ve belki de en kıymetlisi: Karşınızdakini bir “düşman” değil, bir “zihin” olarak okumayı.
Keşke siyaset de iş dünyası da sosyal medya da biraz daha satranca benzese: Kurallı, ölçülü, geri alınabilir hatalarla… Ama gerçek hayatın en sert yanı şu: Hamleler geri alınmıyor. Kırılan kalp bazen onarılıyor ama izi kalıyor. Söylenen söz bazen affediliyor ama yankısı sürüyor. Bu yüzden geleceğe dönük en akıllı yatırım, “en güçlü hamle”yi aramak değil; “en az yakan hamle”yi öğrenmek.
Hikâyedeki bilgin kralın eline taş verdi; biz birbirimizin eline ne veriyoruz?
Öfkeyi mi çoğaltıyoruz, yoksa anlayışı mı? Korkuyu mu iki katına çıkarıyoruz, yoksa umudu mu? Çünkü bu çağın buğdayı duygular: Ne koyarsanız, katlanarak geri dönüyor.
Belki de “İnsanlar da satranç gibi mi?” sorusunun cevabı şurada: Evet, benziyoruz ama oyunu kazanmak için karşı tarafı devirmemiz gerekmiyor. Bazen en iyi hamle, saldırmak değil; saldırma isteğini başka bir yere taşımak. Bazen zafer, rakibi mat etmek değil; içimizdeki aceleyi, kibri, körlüğü mat etmek.
Ve belki de en ileri görüşlü cümle şu: Gelecek, en sertlerin değil; en iyi düşünenlerin, en iyi hissedenlerin ve en iyi oyun değiştirenlerin olacak.
Not: Silifke Satranç Kulübü’ndeki hocamız bu hikâyeyi anlatınca çok hoşuma gitmişti. Hikâyeyi yeniden okuyunca “Satrançtaki hamleler kadar alternatifimiz var mı?” sorusu aklıma takıldı. Cevaplar çok fazlaydı. Örneğin, 5 dakikada onlarca farklı duygu hâli yaşayabiliyoruz… İnsanlarla tanıştıkça hamle sayısı da buna göre artabiliyor ya da azalabiliyor. Hikâyeden ve satranç öğrenme sürecinden bile kişiye göre farklı dersler çıkarılabildiği görülüyor.
Kaynakça
Satranç ve Buğday Hikayesi - Satranç Okulu Erişim Tarihi 14.12.2025
Nüfus | Birleşmiş Milletler Erişim Tarihi 14.12.2025
13.12.2025 Silifke Satranç Kulübü sahibi Fatih Bey.
