BAŞKENTTEN SELAM
TÜRKÇÜLÜK BAYRAMI KUTLU OLSUN
“Türküm” diyen tüm okurlarımın ve Milletimin Bayramını yürekten kutluyorum. Hemen belirtmek isterim ki; Türkiye’de, Türkiye Cumhuriyeti kimliği ve pasaportu taşıyan herkesin ortak kimliği Türklüktür. Ülkemizde yaşayan Türkmen, Kürt, Zaza, Kazak, Kırgız, Azerbaycanlı, Arnavut, Çerkez, Abhaz, Gagauz, Karay, Tatar, Uygur vb. gibi tüm etnik topluluklarda yaşayanlar Türk’tür. Büyük Atatürk bu nedenle “Ne mutlu Türk Olana” değil, “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” demiştir. Yani Türklük, Ülkemizde yaşayan herkesin ortak kimliğidir.
Evet, 3 Mayıslar, Türkçülük Bayramıdır. Bu tarih ve Bayramın tarihçesi şudur:
1944 yılı başlarında Ülkemiz çok önemli bir davaya sahne oluyordu. Davanın konusu Milliyetçi Nihal Atsız’ın, Sosyalist Sabahattin Ali hakkında kullandığı ifadelerdi. Sabahattin Ali, gayri millî düşünce yazılarından dolayı kendisini ağır suçlamalarla eleştiren Nihal Atsız’ı mahkemeye vermişti.
II. Dünya Savaşı’nın etkileri kuşkusuz Türkiye’yi de vurmuştu. Öyle ki, milliyetçi gelişmelerin Avrupa’da yükselişi, Türk Milliyetçilerini de harekete geçirmişti. İktidar uyguladığı denge politikası nedeniyle bazen açık, bazen üstü kapalı şekilde bu hareketlere destek veriyordu.
Örneğin Dönemin Başbakanı Şükrü Saracoğlu, 1942’de Mecliste yaptığı konuşmada, “Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve bir vicdan ve kültür meselesidir” demişti.
Sabahattin Ali ise o yıllarda bir yandan yazmayı sürdürürken bir yandan da ortaokullarda ve devlet konservatuvarında öğretmenlik yapıyordu. Hasan Âli Yücel’in Milli Eğitim Bakanı olması, Sabahattin Ali gibi sol görüşlü aydınların devlet kadrolarında görev yapmasını sınırlı da olsa sağlıyordu. Ancak Türkçüler, sosyalist-komünistler karşısında sert tavırlar almışlardı. Başbakan Saraçoğlu’nun açık beyanına rağmen, Devletin önemli görevlerinde aşırı sol kesimin görev yapmakta olduğu iddiasıyla Nihal Atsız, 21 Mart 1944’te yayımladığı yazısında şöyle diyordu:
“Bunlar vatan düşmanlarına karşı pek kayıtsız davranan Maarif Vekâleti’nin gafletinden faydalanarak mühim yerlere geçmişler ve oradan zehirlerini saçmaya başlamışlardır… Sabahattin Ali, bugün kültür işlerinin mühim bir mevkiinde, Maarif Vekili Hasan Âli’nin şahsi sempatisi sayesinde, batırmak istediği Türk milletinin parasıyla rahatça yaşamaktadır. Mevcut kanunlar kâfi değilse bu bozguncular ocağının kökünü kurutmak için yeni kanunlar yapınız… Tövbekâr olmuş bir fahişe, artık namuslu sayıldığı halde, nasıl namuslu ailelerin harimine alınmazsa, eski düşüncelerinden dönmüş olan komünistlerin de devlet harimine alınmamaları gerekir…”
Nihal Atsız’ın bu çok sert ve ağır ithamlar dolu yazısı büyük yankı yapmıştı. Sabahattin Ali, Nihal Atsız’a hakaret davası açtı. Sabahattin Ali’yi dava açmaya ikna edenlerden birinin bizzat Hasan Âli Yücel olduğu söylendi.
Dava 26 Nisan 1944’te Ankara’da görülmeye başlandı. Duruşma için iki gün önce Ankara’ya gelen Atsız’ı kalabalık bir grup karşıladı. Aynı kalabalık, mahkeme salonunda da vardı.
Duruşma esnasında gerilim hiç düşmedi. Sabahattin Ali, “vatan haini” ifadesinin insana yapılabilecek en ağır hakaret olduğunu söyledi. Salonda milliyetçi öğrenciler vardı. Bunlar arasındaki Osman Serdengeçti Sabahattin Ali’ye saldırdı. Karmaşa içinde duruşmaya iki kez ara verildi, sonra da mahkeme davayı erteledi.
3 Mayıs 1944 tarihindeki ikinci duruşmaya polis milliyetçileri almayınca, bunlar önce Adliye önünde, sonra da Ulus Meydanında, “Kahrolsun komünistler”, “Kahrolsun Moskova uşakları”, “Çok yaşa Atatürk!”, “Çok yaşa milliyetçi Türkiye!” sloganları atarak eylem yaptılar ve Sabahattin Ali’nin kitaplarını yaktılar. Milliyetçi gençler Başbakan Şükrü Saraçoğlu ile görüşmek istediler ise de buna imkân bulamadılar. Eylemin boyutları genişleyince polis olayları şiddetle bastırdı; yaralanan, kolu kırılanlar oldu ve 165 milliyetçi genç gözaltına alındı.
9 Mayıs’taki mahkeme sonucunda mahkeme Nihal Atsız’a dört ay hapis, yüz lira para cezası verdi. Hapis cezası ertelendi. Ancak kısa süre sonra Irkçılık-Turancılık davasından cezaevine girdi.
3 Mayıs 1944 tarihli duruşmasından sonra Ankara’da yaşayan olayları anmak amacıyla, bir yıl sonra ilk defa 3 Mayıs 1945 tarihinde Tophane Askerî hapishanesinde Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Nejdet Sançar ve Reha Oğuz Türkkan başta olmak üzere 10 mahkûm tarafından Türkçülük Bayramı kutlanmış sonraki senelerde de devam eden toplantılar Türkçülük Günü (Bayramı) adını almıştır.
Fethi Tevetoğlu, Alparslan Türkeş, Nurullah Barıman, Zeki Özgür Sofuoğlu, Fazıl Hisarcıklı, Hüseyin Nihal Atsız, Hüseyin Namık Orkun, Nejdet Sançar, Saim Bayrak, İsmet Rasin Tümtürk, Cihat Savaş Fer, Muzaffer Eriş, Fehiman Altan, Yusuf Kadıgil, Cebbar Şenel, Zeki Velidi Togan, Orhan Şaik Gökyay, Hikmet Tanyu, Reha Oğuz Türkkan, Hamza Sadi Özbek, Cemal Oğuz Öcal, Sait Bilgiç olmak üzere toplam 23 milliyetçi yargılanmış; 29 Mart 1945 Perşembe günü verilen kararla 13 sanık beraat etmiş, Prof. Dr. Zeki Velidî Togan, Hüseyin Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan, Nurullah Barıman, Cihat Savaşfer, Nejdet Sançar, Dr. Fethi Tevetoğlu, Alparslan Türkeş, Cebbar Şenel ve Cemal Oğuz Öcal’a 10 yıla kadar uzanan değişik hapis ve sürgün cezaları verilmiş, öteki sanıklar beraat etmiştir. Daha sonra dâvâ Askerî Yargıtay’a taşınmıştır.
Fakat Yüksek Mahkeme 1. İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi’nin bu kararını “usul ve esas yönünden” bozmuştur. Tutuklu sanıkların hemen salıverilmesini ve davanın 2. Sıkıyönetim Mahkemesinde görülmesini kararlaştırmıştır. Bu karar, 26 Ekim 1945 günü, yıldırım telgrafı ile İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığına bildirilerek tutukluların hemen salıverilmesi sağlanmıştır. Böylece, kimi Türkçüler için 1 yıl beş buçuk ay süren hapis ve zindan hayatı sona ermiştir. Zeki Velidi Togan, Alparslan Türkeş, Orhan Şaik Gökyay, Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan, Cihat Savaş Fer, Nurullah Barıman, Fethi Tevetoğlu, Nejdet Sançar, Cebbar Şenel ve Cemal Oğuz Öcal 26 Ekim 1945'e kadar tutuklu kalmışlardır.
***
Türkçülüğün ana ilkelerini yansıtan destanlarımızdaki bozkurt ile bütünleşen Türkçülük düşüncesi, Türkçülüğün hedeflerini belirliyor ve Türk millî ülküsünün başlangıcını destanlarımıza kadar götürüyor.
Divânü Lügati’t-Türk ve Kutadgu Bilig’de Türkler ve Türkçe yüceltilmekteydi. Kaşgarlı Mahmud: “Gördüm ki, yüce Tanrı, devlet güneşini Türklerin burçlarından yaratmış. Göklerdeki daireleri, onların devletleri çevresinde döndürmüş” diyordu.
Yusuf Has Hâcib ise ilimde Arapçanın, edebiyatta Farsçanın hâkim olduğu bir dönemde eserini Türkçe kaleme almış, Türk dilini öven ifadelere kitabında yer vermişti.
14. yüzyılda millî şuur belirtisi Türkçe ve Türkçecilik alanlarında görüldü. Türkçenin üstünlüğüne ve güzelliğine bilinçli bir şekilde eğilme akımının iki önemli şahsiyeti Gülşehrî ile Âşık Paşa, Türkçeye değer verilmemesinden şöyle şikâyet etmekteydi.
“Türk diline kimesne bakmaz idi
Türklere hergiz gönül akmaz idi”.
Mehmed Emin Yurdakul, “Cenge Giderken” şiirinde;
“Ben bir Türk’üm, dinim cinsim uludur,
Sinem, özüm ateş ile doludur”
dizeleri ile ruhlarda yepyeni heyecanlar uyandırıyordu. Yurdakul;
“Türk’ün her şeyi güzeldir
ve her şeyden güzeldir” diyordu.
Türkçülüğün temel niteliği olan bağımsızlık ve vatan sevgisi, M.Ö. 1. yüzyılda, Hun hükümdarı Çiçi’nin, yabancı himayesine girme teşebbüslerine şiddetle karşı çıkmasında, Kök Türk prensi Kür Şad’ın bağımsızlık için Çin sarayını basmasında ve Orhun Yazıtları’nda açıkça görüldü. Kök Türk bilgesi Tonyukuk’un Türk kültürünü ve Bilge Kağan’ın yazıtındaki Türklük sevgisi gelecek kuşaklara el uzatıyordu.

Gaspıralı İsmail Bey, yalnız Kırım Türklerinin değil, Türk dünyasının uyanıp ayağa kalkması için Tercüman gazetesi ile “dilde, fikirde, işte birlik” düşüncesini yayıyordu.
Yusuf Akçura’nın Mısır’da çıkan Türk gazetesinde yayımlanan Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalesinde siyasî alanda Türkçülük meselesini ilk defa ortaya atmıştı. Akçura, Türk birliği siyaseti uygulandığı takdirde, Osmanlı ülkesindeki Türklerin hem dinî, hem ırkî bağlar ile birleşeceğini ileri sürüyordu.
Türkçülük-Turancılık davasının gerekçelerinden biri olarak gösterilen Hüseyin Nihal Atsız-Sabahattin Ali davasının 3 Mayıs 1944 tarihli duruşmasından sonra yaşanan “Ankara Nümayişi”ni anmak amacıyla, ilk defa 3 Mayıs 1945 tarihinde Tophane Askerî Hapishanesi’nde Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Nejdet Sançar ve Reha Oğuz Türkkan başta olmak üzere 10 mahkûm tarafından kutlandı. Daha sonraki senelerde de devam eden toplantılar “Türkçülük Günü (Bayramı)” adını aldı.
3 Mayıs büyük milletimizin ebediyete kadar yaşayacağına inanan Türk milliyetçilerinin yeniden doğuşudur. Türk Devleti’nin yenilmez, zinde hayat gücü ve Türk milletinin teminatı ve istikbali gençliktir.
3 Mayıs, büyük milletimizin ebediyete kadar yaşayacağına inanan Türk milliyetçilerinin yeniden doğuşudur.
Türkçülük öyle şerefli bir bayraktır ki: Onu vatanın her köşesinde durmadan dalgalandırmak her Türkün ilk ve millî vazifesidir.
Türkçü, Türkçülük ülküsünü sağlamlaştırmakla görevlidir. Böylece Türklük güçlenir.
Türklük bedenimiz, İslamiyet ruhumuzdur.
“3 Mayıs Türkçülük Günü” kutlu olsun
