vekil levent
İrfan Ünver NASRATTINOĞLU
Köşe Yazarı
İrfan Ünver NASRATTINOĞLU
 

NEVRUZ BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN

BAŞKENTTEN SELAM   NEVRUZ BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN             Nevruz, Türk’e özgü bir bayramdır. Bir başka deyişle, Türk ulusal bayramıdır. Kelimenin kökenine bakarak, Nevruz’u, İran’a ya da başka bir ulusa veya etnik topluluğa mal’ etmek mümkün değildir. Zira Nevruz olayının tarihsel geçmişine bakıldığında, Ergenekon’a kadar gidilmektedir. Zaten Nevruz’un bir adı da “Ergenekon Bayramı”dır. Keza “Bahar Bayramı” da denilebilir.             Ben Doğu Türkistan’dan başlayarak, Tanrı Dağlarının doğusundaki ve batısındaki; Azerbaycan ve Kafkasya’daki bütün Türk yurtlarını adım adım dolaşıp incelemelerde bulunma olanağı bulan, şanslı bir insanım. Bu nedenle, gözlemlerime dayanarak Nevruz’un bütünüyle bize özgü bir bayram olduğunu söyleyebilirim. Başka uluslarda da Nevruz kutlanmaktadır; ama o uluslar bu bayramı, Türklerden almışlardır.             Türk Dünyasının neresine giderseniz gidiniz Nevruz, son derece önemli bir ulusal bayram olarak kutlanmaktadır. Orta Asya ve Azerbaycan Türk Cumhuriyetlerindeki Nevruz kutlamaları için, cumhurbaşkanları fermanlar yayınlamakta, üst düzeyde düzenleme kurulları tarafından bayram organize edilmektedir.             Kırgızistan Yazar Birliğinin lokalinin adı “Nevruz”dur. Rusya Federasyonuna bağlı Tataristan Cumhuriyetinin başkenti Kazan’ın merkezindeki bir aşevinin adı Nevruz’dur. Orta Asya’daki pek çok insanın adı veya soyadı Nevruz’dur.             Gelişim süreci içerisinde, Türkiye’de Nevruz Bayramının uzunca bir süre ihmal edildiği doğrudur. Ancak unutulmamıştır. Belki de Hıdrellez, Nevruz’un yerini almıştır? Nevruz barışın, dostluğun simgesidir. Bu güzel bayramda insanların birbirleriyle kavga değil, barış yapmaları gerekir. Ayrıca Nevruz, belirli bir inanç sisteminin ya da tarikatın bayramı da değildir. Aksine tüm insanlığın bayramıdır… Zira tarih içerisinde Nevruz, Çin’de yaşayan bütün halkları etkilemiştir ve eldeki verilere göre, Çin’deki egemen zümre olan Han ulusu da zaman zaman bu bayramı kutlamıştır.             Değişmeyen ve değiştirilemeyecek olan gerçek odur ki; Nevruz Türk ulusal bayramıdır.   ***             Milâdi bayramı yaratanlar, yılın oniki ayını şöyle düzenlemişlerdir: Mart, nisan, mayıs ayları ilkbahar; haziran, temmuz ve ağustos ayları yaz; eylül, ekim ve kasım ayları sonbahar; aralık, ocak ve şubat ayları ise kıştır.             Kuşkusuz, her mevsimin kendine özgü güzellikleri ve özellikleri vardır. Ama eski kışlar uzun sürer ve insanları bıkıp usandırırdı! Orta Anadolu ile Ege ve Akdeniz’in kavşak noktasında bulunan Afyonkarahisar’da kış, son derece sert geçer, yağan kar aylarca kalkmazdı. O kadar ki, kimi zaman, yağan karın yüksekliği birkaç metre ile telaffuz edilirdi. Dolayısıyla kışın bir an önce geçip, yerini bahara terk etmesi arzu edilirdi.             Şubat ayı gelip de, cemreler düşmeye başlayınca, insanların yüzleri gülerdi. Elle tutulup, gözle görülmeyen bu “cemre” neydi?..             Cemre, Arapça’da ateş demektir. Cemre düşmesi, eski bilgilere göre dünyayı teşkil eden üç unsurun, birer hafta ara ile ısınması demekti. Binlerce sene bu meteoroloji takvimi denenmiş ve büyük ölçüde isabetli olmuştur. Kış, cemrelerin düşmesinden sonra hafifler ve kimi zaman sona erer ve bahar, güzel yüzünü gösterir.   Milâdi takvim, duvarlarda asılı durur, devletin düzeni bu takvime göre yürürdü ama Afyonkarahisarlı, kışın hesabını kendi geleneğine göre yapardı. Afyonkarahisarlıya göre kış demek, 90 demektir; yani 90 gündür… Bu 90’ın hesabı ise şöyledir.             Kasım ayından itibaren 45 gün sayılır… Bu 45 günün sonu, 90’ın başlangıcıdır. İşte o gün acımasız kış, hükmünü icra etmeye başlar. Bir başka deyişle “Zemheri” başlamıştır!...             Zemheri soğukları, 40 gün sürer. Sonra Hamsin gelir. İkisi arasında amansız bir savaşım verilir! Neticede Hamsin, Zemheriyi kovarak, egemenliği eline alır. Zemheri’den çıkıp, Hamsinin onun yerini aldığı gün, müthiş bir soğuk başlar…             Hamsinin ömrü pek uzun değildir; sadece 20 gün sürer. 21. Gün (yani 20 Şubatta) birinci Cemre havaya düşer. (Afyonkarahisarlı Cemre’ye, Cemile de der) 7 gün sonra, 27 Şubatta Cemre suya düşer ve sular ısınmaya başlar. Bir 7 gün daha geçtikten sonra, 5 Martta üçüncü Cemre toprağa düşer ve o gün topraklar buharlaşmaya, kurumaya başlar. Böylelikle doğanın her yeri ısınmış olur. Ama daha kış bitmemiştir…             Üçüncü Cemre’nin düşmesinden sonra, bir 9 gün daha geçer ve “Berdül-Acüz” gelir ki, onunla birlikte gelen soğuk, insanları hayâl kırıklığına uğratır; meyva ağaçlarının açmış olan çiçekleri donup, dökülür. (Halkın deyişiyle) Leyleğin yumurtası kıçında donar!...             Nihayet Zemheri’nin başladığı günden itibaren 90 gün geçmiştir ve kış sona ermiştir. İşte o gün, Nevruz’dur…             Bizim çocukluk yıllarımızda, Afyonkarahisar’da kutlanan Nevruz’lar, tam bir şölen havasında geçerdi. Büyüklerimiz; “Bugün (Arapça) sin harfi ile başlayan 7 çeşit gıda ürünü yenilecek” derlerdi. Evlerde süt, simit, susam, semek (balık), sahlep, sirke, sarımsak vb. bulundurulurdu. Şayet sin’le başlayan 7 yiyecek temin edilemezse, miktarın 3’e indirilmesi de olabilirdi…             O gün kadınlar, evlerde iş yapmazlardı. Hatta evlerinin rutin temizliğini dahi, özellikle ihmal ederlerdi. Kimi dükkânlar kapatılır, herkes, gün boyunca eğlencenin tadını çıkarırdı. Daha şafak sökerken, gençler sokaklara fırlar, ateşler yakılırdı. Gençler, kentin ortasında yükselen muhteşem Kale’nin ve karşısındaki Orta Sivri denilen tepenin üzerinde, katran gibi, yanıcı maddelerle, kentin her yerinden görülebilecek meşaleler tutuştururlardı.             Gençler, kızlı-erkekli gruplar halinde ateşlerin üzerinden atlarken, birbirlerine mani söylerlerdi. Yakılan ateşin kenarında yumurtalar haşlanır ve bu yumurtalar, genellikle soğan kabuğu ile boyanırdı. Sonra, kaynamış olan yumurtalarla yarışma başlardı. Kim, kimin yumurtasını kırarsa, öteki yumurtayı kazanmış olurdu.             Şölen, akşama kadar aralıksız devam ederken, türlü çeşitli oyunlarla da renklendirilirdi.             Afyonkarahisar’da, 20. Yüzyılın ilk çeyreğine kadar, Ermeniler yaşardı. Hatta bunların yaşadıkları mahalleye  “Gâvurlar Mahallesi”, bu mahalledeki hamama da “Gâvur Hamamı” denilirdi. Hristiyan olan Ermeniler, tüm Hristiyan dünyası ile birlikte “Paskalya Yortusu” adı verilen dinsel bayramlarını kutlardı. Ermenilerin Paskalya Yortusu eğlencelerinin de, Nevruz Bayramı’ndan esintiler taşıdığı bir gerçektir.             Türkiye’de ulusal ihmal nedeniyle; öteki Türk cumhuriyetleri ve topluluklarda ise, komünist sistemin gelenek ve görenekleri unutturmak istemesinden dolayı Nevruz, gerektiği biçimde yıllar yılı kutlanamamış; ama yüreklerde yaşatılmıştır.             Bugün özellikle Türk cumhuriyetlerinde, Nevruz günleri, görkemli bir bayram şeklinde ve devlet düzeyinde kutlanmaktadır. TRT televizyonu, birkaç yıldan bu yana, her yıl bir Türk cumhuriyetinden naklen, Nevruz kutlamalarını yayınlamaktadır. Bu yayınlardan da görülmektedir ki, Nevruz Türk insanı için büyük bir olaydır. Bu bayramlarda, unutulmaya yüz tutan birçok gelenekler ortaya konulmakta, böylelikle Türk ulusunun en önemli ulusal bayramı, milyonlarca insanın katılımıyla, coşku içerisinde kutlanmaktadır. Kuşkusuz bundan böyle, çok daha muhteşem düzenlemelerle kutlanmaya devam edecektir.   ***             Asırlarca yan-yana yaşadığımız İran’da Acemler, Türkiye’de ve komşu ülkelerde yaşayan Kürtler Nevruz günlerinde, tarihlerinden kaynaklanan törenler ve şölenler yaparlar. Örneğin bir Demirci Kave Efsanesi, vardır ve bu inançtan yola çıkarak, Nevruz’un olumlu ve güzel anlamı ile hiç ilgisi olmayan gösterilerde bulunurlar. Nevruz Bayamını kutlayan insanlarımız, gelenek üzerine ateşin üzerinden atlarken Acemler, efsanede konu edilen acımasız hükümdar Zahhāk'a isyan eden bir kahramanın öyküsü olarak algılayarak derler ki; öykü Fars şair Firdevsî'nin en önemli eseri olan Şehnâme'de yer alır. Öykünün ana karakteri olan Zahhāk veya Azhi Dahāka, Zerdüştlüğün kutsal kitabı olan Avesta'da ve antik dönem Fars mitolojisinde yarı şeytan bir Babil kralı olarak yer almıştır. Firdevsî, hikâyeyi yeniden yorumlayarak bu karakteri şeytani ve tiran bir Arap kral olarak betimlemiştir. Hikâye, Kürt mitolojisinde de yer alır. Bu Demirci Kave Efsanesi Türkler de de vardır ve onlar da bu konuda çeşitli öyküler anlatırlar. Örneğin öykülerden birisinin kısa özeti şudur: Çok uzun yıllar önce Zervan isimli tanrının Hürmüz ve Ehriman adlı iki oğlu olmuştur. Hürmüz, bereket ve ışık saçan, Ehriman ise kötülüğün temsilcisidirler. Hürmüz, dünyada kendisini temsil etmesi için Zerdüşt'ü gönderir ve yüreğini sevgi ile doldurur. Zerdüşt ise buna karşılık oğullarını ve kızlarını Hürmüz'e hediye eder. Ehriman bu durumu kıskanır ve yüzyıllar boyunca sürecek olan iyilerle savaşmaya başlar. Ehriman bazen gökten ateşler yağdırır, bazen fırtınalar koparır ve iyiliğe ve iyilere hep zulüm eder. En sonunda da içindeki nefreti ve kötülük zehrini zalim Kral Dehak'ın beynine akıtır ve onu bir bela olarak İran halkının üzerine salar. Dehak'ın bildiği tek şey kötülük etmektir. Halk çaresiz ve güçsüz düşmüştür. Gençler katledilirken sıra, daha önce bu şekilde 17 oğlunu kaybetmiş olan Kawa adındaki demircinin en küçük oğluna gelmiştir. Her gün gençler Dehak'ın askerleri tarafından başları kesilmek üzere götürülürken Kawa'nın aklına başkaldırı fikri gelir ve bu konuyu etrafında güvendiği birkaç kişiye açıklar. Demirci dükkanında demirden savaş malzemeleri olarak Gürz-ü Kember, Kér gibi araçlar yapar ve bir taraftan da başkaldırı için etrafındakileri eğitir. Bu hareket yavaş yavaş yayılmaya başlar. Mart ayının 20'sini 21'ine bağlayan gece zalim Dehak'a karşı direniş başlar. O gece kralın sarayı direnişçiler tarafından ele geçirilir. Aynı zamanda bu direniş Dehak'ın egemenliğindeki bütün topraklarda devam eder. Direnişçiler kendi aralarında dağlarda ateş yakarak haberleşirler. Direniş bittiğinde Kawa'nın halk hareketi Dehak'ı ve yönetimini devirir. Sevinçle dağlara koşan halk bu ateşlerin etrafında oynamaya başlar. İşte Kürtler’in ve Acemler’in Nevruz günlerindeki etkinliklerin anlamı ve amaçları, bu efsane olayı ile ilgili bir gösteridir. Yani bize anlamsız gelen, Acem ve Kürt kardeşlerimizin Nevruz Bayramına denk gelen kutlama ve şölenlerinin, Nevruz Bayramı ile hiçbir ilgisi yoktur…  
Ekleme Tarihi: 21 Mart 2026 -Cumartesi

NEVRUZ BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN

BAŞKENTTEN SELAM

 

NEVRUZ BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN

            Nevruz, Türk’e özgü bir bayramdır. Bir başka deyişle, Türk ulusal bayramıdır. Kelimenin kökenine bakarak, Nevruz’u, İran’a ya da başka bir ulusa veya etnik topluluğa mal’ etmek mümkün değildir. Zira Nevruz olayının tarihsel geçmişine bakıldığında, Ergenekon’a kadar gidilmektedir. Zaten Nevruz’un bir adı da “Ergenekon Bayramı”dır. Keza “Bahar Bayramı” da denilebilir.

            Ben Doğu Türkistan’dan başlayarak, Tanrı Dağlarının doğusundaki ve batısındaki; Azerbaycan ve Kafkasya’daki bütün Türk yurtlarını adım adım dolaşıp incelemelerde bulunma olanağı bulan, şanslı bir insanım. Bu nedenle, gözlemlerime dayanarak Nevruz’un bütünüyle bize özgü bir bayram olduğunu söyleyebilirim. Başka uluslarda da Nevruz kutlanmaktadır; ama o uluslar bu bayramı, Türklerden almışlardır.

            Türk Dünyasının neresine giderseniz gidiniz Nevruz, son derece önemli bir ulusal bayram olarak kutlanmaktadır. Orta Asya ve Azerbaycan Türk Cumhuriyetlerindeki Nevruz kutlamaları için, cumhurbaşkanları fermanlar yayınlamakta, üst düzeyde düzenleme kurulları tarafından bayram organize edilmektedir.

            Kırgızistan Yazar Birliğinin lokalinin adı “Nevruz”dur. Rusya Federasyonuna bağlı Tataristan Cumhuriyetinin başkenti Kazan’ın merkezindeki bir aşevinin adı Nevruz’dur. Orta Asya’daki pek çok insanın adı veya soyadı Nevruz’dur.

            Gelişim süreci içerisinde, Türkiye’de Nevruz Bayramının uzunca bir süre ihmal edildiği doğrudur. Ancak unutulmamıştır. Belki de Hıdrellez, Nevruz’un yerini almıştır? Nevruz barışın, dostluğun simgesidir. Bu güzel bayramda insanların birbirleriyle kavga değil, barış yapmaları gerekir. Ayrıca Nevruz, belirli bir inanç sisteminin ya da tarikatın bayramı da değildir. Aksine tüm insanlığın bayramıdır… Zira tarih içerisinde Nevruz, Çin’de yaşayan bütün halkları etkilemiştir ve eldeki verilere göre, Çin’deki egemen zümre olan Han ulusu da zaman zaman bu bayramı kutlamıştır.

            Değişmeyen ve değiştirilemeyecek olan gerçek odur ki; Nevruz Türk ulusal bayramıdır.

 

***

            Milâdi bayramı yaratanlar, yılın oniki ayını şöyle düzenlemişlerdir: Mart, nisan, mayıs ayları ilkbahar; haziran, temmuz ve ağustos ayları yaz; eylül, ekim ve kasım ayları sonbahar; aralık, ocak ve şubat ayları ise kıştır.

            Kuşkusuz, her mevsimin kendine özgü güzellikleri ve özellikleri vardır. Ama eski kışlar uzun sürer ve insanları bıkıp usandırırdı! Orta Anadolu ile Ege ve Akdeniz’in kavşak noktasında bulunan Afyonkarahisar’da kış, son derece sert geçer, yağan kar aylarca kalkmazdı. O kadar ki, kimi zaman, yağan karın yüksekliği birkaç metre ile telaffuz edilirdi. Dolayısıyla kışın bir an önce geçip, yerini bahara terk etmesi arzu edilirdi.

            Şubat ayı gelip de, cemreler düşmeye başlayınca, insanların yüzleri gülerdi. Elle tutulup, gözle görülmeyen bu “cemre” neydi?..

            Cemre, Arapça’da ateş demektir. Cemre düşmesi, eski bilgilere göre dünyayı teşkil eden üç unsurun, birer hafta ara ile ısınması demekti. Binlerce sene bu meteoroloji takvimi denenmiş ve büyük ölçüde isabetli olmuştur. Kış, cemrelerin düşmesinden sonra hafifler ve kimi zaman sona erer ve bahar, güzel yüzünü gösterir.

 

Milâdi takvim, duvarlarda asılı durur, devletin düzeni bu takvime göre yürürdü ama Afyonkarahisarlı, kışın hesabını kendi geleneğine göre yapardı. Afyonkarahisarlıya göre kış demek, 90 demektir; yani 90 gündür… Bu 90’ın hesabı ise şöyledir.

            Kasım ayından itibaren 45 gün sayılır… Bu 45 günün sonu, 90’ın başlangıcıdır. İşte o gün acımasız kış, hükmünü icra etmeye başlar. Bir başka deyişle “Zemheri” başlamıştır!...

            Zemheri soğukları, 40 gün sürer. Sonra Hamsin gelir. İkisi arasında amansız bir savaşım verilir! Neticede Hamsin, Zemheriyi kovarak, egemenliği eline alır. Zemheri’den çıkıp, Hamsinin onun yerini aldığı gün, müthiş bir soğuk başlar…

            Hamsinin ömrü pek uzun değildir; sadece 20 gün sürer. 21. Gün (yani 20 Şubatta) birinci Cemre havaya düşer. (Afyonkarahisarlı Cemre’ye, Cemile de der) 7 gün sonra, 27 Şubatta Cemre suya düşer ve sular ısınmaya başlar. Bir 7 gün daha geçtikten sonra, 5 Martta üçüncü Cemre toprağa düşer ve o gün topraklar buharlaşmaya, kurumaya başlar. Böylelikle doğanın her yeri ısınmış olur. Ama daha kış bitmemiştir…

            Üçüncü Cemre’nin düşmesinden sonra, bir 9 gün daha geçer ve “Berdül-Acüz” gelir ki, onunla birlikte gelen soğuk, insanları hayâl kırıklığına uğratır; meyva ağaçlarının açmış olan çiçekleri donup, dökülür. (Halkın deyişiyle) Leyleğin yumurtası kıçında donar!...

            Nihayet Zemheri’nin başladığı günden itibaren 90 gün geçmiştir ve kış sona ermiştir. İşte o gün, Nevruz’dur…

            Bizim çocukluk yıllarımızda, Afyonkarahisar’da kutlanan Nevruz’lar, tam bir şölen havasında geçerdi. Büyüklerimiz; “Bugün (Arapça) sin harfi ile başlayan 7 çeşit gıda ürünü yenilecek” derlerdi. Evlerde süt, simit, susam, semek (balık), sahlep, sirke, sarımsak vb. bulundurulurdu. Şayet sin’le başlayan 7 yiyecek temin edilemezse, miktarın 3’e indirilmesi de olabilirdi…

            O gün kadınlar, evlerde iş yapmazlardı. Hatta evlerinin rutin temizliğini dahi, özellikle ihmal ederlerdi. Kimi dükkânlar kapatılır, herkes, gün boyunca eğlencenin tadını çıkarırdı. Daha şafak sökerken, gençler sokaklara fırlar, ateşler yakılırdı. Gençler, kentin ortasında yükselen muhteşem Kale’nin ve karşısındaki Orta Sivri denilen tepenin üzerinde, katran gibi, yanıcı maddelerle, kentin her yerinden görülebilecek meşaleler tutuştururlardı.

            Gençler, kızlı-erkekli gruplar halinde ateşlerin üzerinden atlarken, birbirlerine mani söylerlerdi. Yakılan ateşin kenarında yumurtalar haşlanır ve bu yumurtalar, genellikle soğan kabuğu ile boyanırdı. Sonra, kaynamış olan yumurtalarla yarışma başlardı. Kim, kimin yumurtasını kırarsa, öteki yumurtayı kazanmış olurdu.

            Şölen, akşama kadar aralıksız devam ederken, türlü çeşitli oyunlarla da renklendirilirdi.

            Afyonkarahisar’da, 20. Yüzyılın ilk çeyreğine kadar, Ermeniler yaşardı. Hatta bunların yaşadıkları mahalleye  “Gâvurlar Mahallesi”, bu mahalledeki hamama da “Gâvur Hamamı” denilirdi. Hristiyan olan Ermeniler, tüm Hristiyan dünyası ile birlikte “Paskalya Yortusu” adı verilen dinsel bayramlarını kutlardı. Ermenilerin Paskalya Yortusu eğlencelerinin de, Nevruz Bayramı’ndan esintiler taşıdığı bir gerçektir.

            Türkiye’de ulusal ihmal nedeniyle; öteki Türk cumhuriyetleri ve topluluklarda ise, komünist sistemin gelenek ve görenekleri unutturmak istemesinden dolayı Nevruz, gerektiği biçimde yıllar yılı kutlanamamış; ama yüreklerde yaşatılmıştır.

            Bugün özellikle Türk cumhuriyetlerinde, Nevruz günleri, görkemli bir bayram şeklinde ve devlet düzeyinde kutlanmaktadır. TRT televizyonu, birkaç yıldan bu yana, her yıl bir Türk cumhuriyetinden naklen, Nevruz kutlamalarını yayınlamaktadır. Bu yayınlardan da görülmektedir ki, Nevruz Türk insanı için büyük bir olaydır. Bu bayramlarda, unutulmaya yüz tutan birçok gelenekler ortaya konulmakta, böylelikle Türk ulusunun en önemli ulusal bayramı, milyonlarca insanın katılımıyla, coşku içerisinde kutlanmaktadır. Kuşkusuz bundan böyle, çok daha muhteşem düzenlemelerle kutlanmaya devam edecektir.

 

***

            Asırlarca yan-yana yaşadığımız İran’da Acemler, Türkiye’de ve komşu ülkelerde yaşayan Kürtler Nevruz günlerinde, tarihlerinden kaynaklanan törenler ve şölenler yaparlar. Örneğin bir Demirci Kave Efsanesi, vardır ve bu inançtan yola çıkarak, Nevruz’un olumlu ve güzel anlamı ile hiç ilgisi olmayan gösterilerde bulunurlar.

Nevruz Bayamını kutlayan insanlarımız, gelenek üzerine ateşin üzerinden atlarken

Acemler, efsanede konu edilen acımasız hükümdar Zahhāk'a isyan eden bir kahramanın öyküsü olarak algılayarak derler ki; öykü Fars şair Firdevsî'nin en önemli eseri olan Şehnâme'de yer alır. Öykünün ana karakteri olan Zahhāk veya Azhi Dahāka, Zerdüştlüğün kutsal kitabı olan Avesta'da ve antik dönem Fars mitolojisinde yarı şeytan bir Babil kralı olarak yer almıştır. Firdevsî, hikâyeyi yeniden yorumlayarak bu karakteri şeytani ve tiran bir Arap kral olarak betimlemiştir. Hikâye, Kürt mitolojisinde de yer alır.

Bu Demirci Kave Efsanesi Türkler de de vardır ve onlar da bu konuda çeşitli öyküler anlatırlar. Örneğin öykülerden birisinin kısa özeti şudur:

Çok uzun yıllar önce Zervan isimli tanrının Hürmüz ve Ehriman adlı iki oğlu olmuştur. Hürmüz, bereket ve ışık saçan, Ehriman ise kötülüğün temsilcisidirler. Hürmüz, dünyada kendisini temsil etmesi için Zerdüşt'ü gönderir ve yüreğini sevgi ile doldurur. Zerdüşt ise buna karşılık oğullarını ve kızlarını Hürmüz'e hediye eder. Ehriman bu durumu kıskanır ve yüzyıllar boyunca sürecek olan iyilerle savaşmaya başlar. Ehriman bazen gökten ateşler yağdırır, bazen fırtınalar koparır ve iyiliğe ve iyilere hep zulüm eder. En sonunda da içindeki nefreti ve kötülük zehrini zalim Kral Dehak'ın beynine akıtır ve onu bir bela olarak İran halkının üzerine salar. Dehak'ın bildiği tek şey kötülük etmektir. Halk çaresiz ve güçsüz düşmüştür. Gençler katledilirken sıra, daha önce bu şekilde 17 oğlunu kaybetmiş olan Kawa adındaki demircinin en küçük oğluna gelmiştir.

Her gün gençler Dehak'ın askerleri tarafından başları kesilmek üzere götürülürken Kawa'nın aklına başkaldırı fikri gelir ve bu konuyu etrafında güvendiği birkaç kişiye açıklar. Demirci dükkanında demirden savaş malzemeleri olarak Gürz-ü Kember, Kér gibi araçlar yapar ve bir taraftan da başkaldırı için etrafındakileri eğitir. Bu hareket yavaş yavaş yayılmaya başlar. Mart ayının 20'sini 21'ine bağlayan gece zalim Dehak'a karşı direniş başlar. O gece kralın sarayı direnişçiler tarafından ele geçirilir. Aynı zamanda bu direniş Dehak'ın egemenliğindeki bütün topraklarda devam eder. Direnişçiler kendi aralarında dağlarda ateş yakarak haberleşirler. Direniş bittiğinde Kawa'nın halk hareketi Dehak'ı ve yönetimini devirir. Sevinçle dağlara koşan halk bu ateşlerin etrafında oynamaya başlar.

İşte Kürtler’in ve Acemler’in Nevruz günlerindeki etkinliklerin anlamı ve amaçları, bu efsane olayı ile ilgili bir gösteridir. Yani bize anlamsız gelen, Acem ve Kürt kardeşlerimizin Nevruz Bayramına denk gelen kutlama ve şölenlerinin, Nevruz Bayramı ile hiçbir ilgisi yoktur…

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve silifkesesimiz.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.