İrfan Ünver NASRATTINOĞLU
Köşe Yazarı
İrfan Ünver NASRATTINOĞLU
 

TÜRK ŞİİRİNİN SULTANI BÂKÎ

BAŞKENTTEN SELAM   TÜRK ŞİİRİNİN SULTANI BÂKÎ             Divan Edebiyatı Şairi Bâkî’nin 500. Doğum Yıldönümü, UNESCO Etkinlikleri Anma ve Kutlama Yıl Dönümleri programına alındı. Bu cümleden olarak, İstanbul Medeniyet Üniversitesi, geçtiğimiz günlerde geniş katılımlı “Uluslararası Şairler Sultanı Bâkî’yi Anmak ve Anlamak   Sempozyumu”  düzenledi. Keza Merkezi Ankara’da bulunan Yunus Emre Enstitüsü de  Dünya genelindeki merkezlerinde Bâkî'nin edebi mirasını, şiirlerini ve hayatını ele alan anma toplantıları ve söyleşiler organize etmektedir.             Bâkî’nin asıl adı Mahmud Abdulbaki’dir. Fatih Camii müezzinlerinden Mehmed Efendi’nin oğlu olarak 1526 yılında İstanbul’da Dünyaya geldi. Babasının mesleği ve kendisinin bir ara saraç çıraklığı yapmış olmasından ötürü başta M. Fuad Köprülü olmak üzere araştırmacıların şairin ailesi için kullandıkları fakir/yoksul sıfatı, Fatih Camii çevresindeki gündelik hayatın 16. yüzyıldaki sosyo-kültürel konumu düşünüldüğünde belirleyiciliğini yitirir. Abdülbaki’nin saraç çıraklığına dair kaynaklardaki rivayeti, ailesinin ekonomik durumuyla değil de onun sanatkârlığıyla ilişkilendirerek yorumlayan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Bu en büyük şairimizin işe saraç çıraklığından başlamasına bayılıyorum. Kendisine çok yakın vesikalar bunu söylemeselerdi, ben böyle bir masalı kendim uydurmak isterdim.” tarzındaki yaklaşımı Bâkî’yi anlamak için daha işlevsel görünmektedir             Bâkî saraç çırağı olarak çalışırken medreseye de devam etmeye başlamış, ilgisi ve yeteneği sayesinde kısa zamanda kendini göstermiştir. Bâkî’nin medrese arkadaşları arasında Nevî, Üsküplü Vâlihî, Edirneli Mecdî , Hoca Sadeddin gibi geleceğin şair ve bilginleri vardır. Bu çevrede şairliğiyle tanınmaya başlayan Bâkî, hocası Mehmed Efendi’ye “sünbül” redifli bir kaside sunar. Bu sırada devrin usta şairleriyle tanışıp onlara nazireler söyleyerek yeteneğini göstermeye çalışan Bâkî, Zâtî’nin Beyazıt Camii avlusundaki remilci dükkânına uğrayıp şiirlerini devrin üstadına beğendirmeye çalışır Nitekim Zâtî de yeteneğine inandığı genç şairin beytini tazmin ederek tamamladığı bir gazelini divanına koymuş, kendisini ayıplayanlara da “Bâkî gibi şâir-i sâhirin şiirini uğurlamak ayıp değildir.” diyerek onu onurlandırmıştır             Kanuni Sultan Süleyman’ın Süleymaniye Camii çevresinde yaptırdığı medreselerden ikisi 1553 yılında tamamlanarak öğretime açılmıştır. Padişahın çok önem verdiği bu medreselerden birinin başına 1550 yılından itibaren Sahn Medreselerinde müderrislik yapan Kadızâde Şemseddin Ahmed getirilmiştir. Bâkî 1555’te Nahcivan seferinden dönen padişaha sunduğu kasidesinde üç yıl medrese hücrelerinde yatıp kalktığından bir seneden beri bu görevde bulunduğundan söz ederek sultanın yardımını ister. Bâkî’nin kendisini Sultan Süleyman’a tanıtması ve onun takdir ve ihsanını görmesi bu kasideyle başlar.             1556 yılında Halep kadılığına atanan hocası Kadızâde Şemseddin Ahmed Efendi, Bâkî’yi de beraberinde götürür. Bâkî, Halep’te dört yıl kalır. Bu arada Halep Beylerbeyi Kubad Paşa’ya “Lamiyye Kasidesi”, hocası Kadızâde Efendi için de bir “Raiyye Kasidesi” sunar . Şair ve tezkire müellifi Sadıkî-i Kitabdar ile Halep’te tanışır. 1560 yılında yine hocası ile birlikte İstanbul’a dönerken Konya’da, Şam kadısı Ebussuudzâde Muhammed Çelebi ile görüşüp ondan babasına hitaben bir tavsiye mektubu alır. İstanbul’a döndüğünde de Şeyhülislam Ebussuud Efendi’ye muhtemelen bu mektupla birlikte bir “Lâmiyye Kasidesi” sunar. Bu sırada şiirden ve şairlerden pek hoşlanmayan dönemin sadrazamı Rüstem Paşa’ya, şeyhi Filibeli Mahmud Efendi  vasıtasıyla yaklaşmaya çalışan Bâkî, Mahmud Efendi’ye iki kaside sunmuştur. Ardından Rüstem Paşa’nın yerine geçen Semiz Ali Paşa’ya “hatem” redifli kasidesini ve meşhur bahariyyesini sunarak sadrazamın takdirlerini kazanır. Bâkî 1563 yılında danişmend olur. Semiz Ali Paşa ve Mirâhur Ferhad Ağa aracılığıyla şiirlerini Sultan Süleyman’a ulaştıran Bâkî, padişahın da ilgisini çekmeyi başarır. Sultan Süleyman’ın meclisinde şiirler okunurkan Bâkî’nin bir gazelini pek beğenerek onun hangi görevde bulunduğunu sorup Süleymaniye Medresesinde danişmend olduğunu öğrenince böyle bir şairin medrese odalarında çürümesinin doğru olmadığını, kendisine mülâzemet verilerek yirmi beş akçelik medrese müderrisliğine gönderilmesini emreder.             O sırada Rumeli Kazaskeri bulunan Hâmid Efendi’nin Bâkî ile ilgili tereddütüne rağmen padişah, bir hatt-ı hümayunla kendi hazinesinden ödenmek üzere 30 akçelik maaşla Bâkî’yi Silivri Medresesine gönderir. 1564’de maaşı artırılarak İstanbul’da Mahmud Paşa Medresesi müderrisliğine getirilir. Bu tarihten sonra Bâkî’nin hayatında hızlı bir değişim başlamıştır. Padişahın şiirlerine nazireler yazıp ilişkisini edebî düzeydeki paylaşımlarla pekiştirir. Tarihçi Selanikî’nin Ferhad Ağa’dan naklen anlattığına göre Kanuni, Bâkî gibi büyük bir kabiliyeti bulup ona mevki vermesini padişahlığının en zevkli birkaç hadisesinden biri olarak telakki etmiştir.             Bâkî’nin hayatında ve sanatında herşey yolunda giderken 1566 yılında önce babasını, ardından da hamisi Padişah Sultan Süleyman’ı kaybeder. Kanuni’nin ölümü üzerine yazdığı ünlü mersiyesinin son iki bendinde yeni padişah Sultan Selim’e ve devrin söz sahibi ve güçlü adamı Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa’ya bağlılığını ifade eder. Sultan Selim tahta oturunca Bâkî, padişaha bir cülusiyye sunar. Ama bu şiir Bâkî’nin müderrislikten uzaklaştırılmasını önleyemez. Ancak üç yıl sonra ünlü münşeat yazarı Feridun Bey’in etkisiyle tekrar Murad Paşa (1569) ve daha sonra da Eyüb Sultan Medresesine (1571) atanır.             Bâkî müderrislikte derece derece yükselerek 1573’te Sahn Medresesi müderrisi olmuştur. Bu arada gerek sunduğu şiirler gerek Feridun Bey ve sadrazamın yardımıyla padişahın huzuruna kabul edilmeye başlamıştır. Artık devrin büyük âlim ve şairlerinden sayılmaktadır. Sultan Selim’e çeşitli vesilelerle şiirlerini sunar ve Kanuni zamanında olduğu gibi Sultan Selim’in gönderdiği gazellere nazireler söyleyip padişahın iki gazelini tahmis eder. Hasan Çelebi, şairin sık sık padişahın toplantılarına kabul edildiğini, saraydan uzak bulunduğu zamanlar padişahın hatt-ı şeriflerini, davet mektuplarını aldığını belirtir. 1574’te Osmanlı tahtına geçen III. Murad devrinde de sarayla ilişkisi devam eder. Sultan Murad’ın cülusunu bir terci-bendle kutlar. Padişahın cülusundan hemen sonra maaşı yükseltilerek Süleymaniye Medresesi müderrisliğine getirilir. Bâkî’nin ünü doruk noktasına erişmişken hasımları farklı okumalara oldukça elverişli Bâkî mahlaslı bir gazelin padişahın aleyhinde olduğu  iddiasıyla Sultan Murad’ın gazabını Bâkî’nin üzerine çekmeyi başarırlar. Baki Edirne’deki Selimiye müderrisliğine gönderilir. Orada bir yıl kaldıktan sonra önce Mekke, sonra Medine Kadılığına atanır. Ama orada fazla kalmadan İstanbul ‘a çağırılır. Yazdığı yazılar ve gazellerle tekrar Padişahın ilgisini çeker ve 1584’de İstanbul Kadısı olur.             Dört padişah devrinin en büyük şairi Bâkî, 1600 yılında vefat eder.             Bâkî’nin aile hayatına dair maalesef bilgi yoktur. Onun uzun süre bekâr kaldığı ömrünün sonlarına doğru evlendiği bilinmektedir. Nevîzâde Atâyî’nin eserinde Bâkî’nin iki oğlu olduğu kayıtlıdır. Büyük oğlu Şeyhi Muhammed Çelebi 1586’da doğmuş, farklı medreselerde müderrislik ve Selanik’te kadılık görevinde bulunduktan sonra 1630’da ölmüştür. Aynı zamanda Şeyhî mahlası ile şiirler de yazmıştır. İkinci oğlu Abdurrahman’ın doğum tarihi belli değildir. Müderrislik ve kadılıklarda bulunmuş, 1635 de ölmüştür. Bâki’nin Mehmed Çelebi, Şeyh Mehmed Çelebi, Abdurrahman Çelebi ve Şah Mehmed Çelebi adlarında dört çocuğunun olduğunu tespit etmiştir.             Kaynaklarda Bâkî’nin nüktedan, hoşsohbet, neşeli ve rint meşrep bir şair olduğu, daha medrese öğrencisi iken İstanbul’un eğlence âlemlerine daldığı; kışın Balat, Samatya ve Galata meyhanelerinde, bozahanelerde yapılan sohbetleri kaçırmadığı yazın ise Beşiktaş ve Tophane semtlerindeki bahçelerde yapılan eğlencelere katılan şairin, konuşma ve nükteleriyle bu sohbetlerin aranılan kişisi olduğu saptanmıştır.             Dîvân: Bâkî, ilk defa Kanuni Sultan Süleyman’ın isteğiyle divan tertip etmiş olmakla birlikte daha sonra yazdığı şiirleri de eklemek suretiyle değişik tarihlerde divanını yeniden düzenlemiştir. Kütüphanelerde şairin sağlığında tertip edilmiş Bâkî Divanı nüshalarına rastlanmaktadır. Bunlarla birlikte 160 kadar kopya edilip çoğaltılan Bâkî Divanları da vardır.             Bâkî Dîvânı’nın ilk defa 1859’da taş baskısı yapılmış, daha sonra Sadeddin Nüzhet Ergun, İstanbul kütüphanelerindeki 25 yazmayı gözden geçirerek hazırladığını söylediği eserini neşretmiştir. Son olarak Sabahattin Küçük, Bâkî Divanı’nın on iki nüshasını karşılaştırarak metnini neşre hazırlamıştır. 1994’deki bu baskıda 27 kaside, 9 musammat, 548 gazel, 21 kıt’a ve 31 matla yer almaktadır. Bâkî’nin şiirlerinden seçmeler yapılarak yayımlanan eserler de vardır. Bunlardan Şemseddin Sâmî’nin Bâkî’nin Eş’âr-ı Müntahabesi adlı eseri ilk seçkilerdendir. Ayrıca M. Fuad Köprülü’nün Divan Edebiyatı Antolojisi adlı eserinde de geniş bir Bâkî maddesi ve şairin örnek şiirleri yer almaktadır. Bâkî’nin şiirlerinden seçtikleri örneklerle Hammer, Gibb, Abdulbaki Gölpınarlı, Cevdet Kudret, İsmet Zeki Eyüboğlu, Faruk K. Timurtaş, Halûk İpekten, Mehmed Çavuşoğlu, Sabahattin Küçük, Numan Külekçi, İskender Pala, Muhammet Nur Doğan ve Mahmut Kaplan şairi farklı seviyelerdeki okurların istifade ve beğenisine sunmuşlardır.              Osmanlı toplumunda işret ve eğlencenin vazgeçilmez unsurlarından biri de musikidir. Bâkî, musiki tecrübesi olmasa bile dilin musikisini yakalayan şairlerdendir. Şiirlerinde ses ve söz tekrarlarını ustalıkla kullandığı, aruzla Türkçe arasındaki en küçük sorunları bile şiirin lehine çevirecek hamleleri başarıyla sonuçlandırdığı bilinmektedir.             Bâkî etrafına sanatkârca bakan bir şairdir. Şiirlerinde İstanbul halkının konuşma kalıplarından, günlük dildeki kullanımlarından yaralanarak yaptığı tasvirlerle yeni bir atmosfer oluşturan Bâki bu yönüyle Nedîm’i müjdeler. İstanbullu bu iki şairin zevkleri kendiliğinden onları birbirlerine yaklaştırır. Bu itibarla şahsiyetleri birbirine çok yakın olan Bâkî ile Nedîm arasındaki fark, iki şairin yaşadıkları devirden ibaret kalır. Bu iki şairin divanları şehir hayatıyla ilgili mecaz, istiare ve benzetme unsurları açısından taranacak olursa aralarındaki benzerliğin farklılıklardan fazla olacağı görülür. Baki ve Osmanlı şairleri             Her büyük sanatçı gibi Bâkî de yeteneğinin farkındadır. Nazirecilik geleneğinin imkânlarını çok iyi kullanarak başta hâmileri olmak üzere çağdaşlarının şiirlerine nazireler söylemek suretiyle yeteneğinin başkaları tarafından da fark edilmesini sağlamıştır. İstanbul’dan uzaklaştığı zamanlarda bile kültür ve sanat çevresiiyle daima etkili biçimde iletişim kurmuştur. Böylece şiirlerine söylenen nazirelerle etki alanını genişletmiştir. Bu durum başta nazire mecmuaları olmak üzere 16. yüzyılda düzenlenen diğer şiir mecmualarından anlaşılmaktadır.               Osmanlı şairleri arasında etki alanı en geniş ve en derin şair Bâkî’dir. Klasik üslubun divan edebiyatı geleneği içerisinde biçimlenmesinde ve süreklilik kazanmasında Bâkî öncülük etmiştir. 17. yüzyılda bile Bâkî’nin takipçileri klasik tarzı devam ettirmişlerdir. Bu yüzyılda Şeyhülislam Yahya ve Nefî’nin, 18. yüzyılda Nedîm’in usta kabul ederek çizgisini sürdürdükleri Bâkî, hem Osmanlı toplumunda sanatkâr-iktidar ilişkisinin bir modeli hem de bir imparatorluk dilinin oluşumuna en ciddi katkıda bulunan şairdir. Başta Yahya Kemal olmak üzere modern Türk şairlerinin eserlerine yansıyan Bâkî imgesi de bu klasik şair portresine uygundur.                                         BAKİ’DEN İKİ GAZEL      -1-  Nâm u nişâne kalmadı fasl-ı bahardan Düşdi çemende berg-i dıraht itibardan   Eşcâr-ı bâğ hırka-i tecrîde girdiler Bâd-ı hazân çemende el aldı çenârdan   Her yanadan ayağına altun akup gelür Eşcâr-ı bâğ himmet umar cûy-bârdan   Sahn-ı çemende turma salınsun sabâ ile Âzâdedür nihâl bu gün berg ü bardan   Bâkî çemende haylî perîşân imiş varak  Benzer ki bir şikâyeti var rûzgârdan                                     -2-               Hoş geldi bana mey-gedenün âb u hevâsı               Va’llâhi güzel yirde yapılmış yıkılası                 Men eyler imiş mes’ele-i aşkı müderris               Ey hâce anun var ise yaklaşdı kazâsı                Gitmez o mehün râ gibi hançer kemerinden              Üftâdelerin öldürür âh işte burası                Zîbâ yaraşur hil‘at-i nâz o boyı serve              İki kolumı kılsam ana bel tolaması                Dikkatler ile seyr iderüz yâri ser-â-pâ              Görmez mi idük biz de eger olsa vefâsı                Dünyâ deger ol mâh-likâ dil-ber-i garrâ              Yûsufda dahı yokdur anun hüsn ü bahâsı                Meddâh olalı çeşm-i gazâlânene Bâkî              Öğrendi gazel tarzını Rûmun şuarâsı    
Ekleme Tarihi: 30 Eylül 2026 -Çarşamba

TÜRK ŞİİRİNİN SULTANI BÂKÎ

BAŞKENTTEN SELAM

 

TÜRK ŞİİRİNİN SULTANI BÂKÎ

            Divan Edebiyatı Şairi Bâkî’nin 500. Doğum Yıldönümü, UNESCO Etkinlikleri Anma ve Kutlama Yıl Dönümleri programına alındı. Bu cümleden olarak, İstanbul Medeniyet Üniversitesi, geçtiğimiz günlerde geniş katılımlı “Uluslararası Şairler Sultanı Bâkî’yi Anmak ve Anlamak   Sempozyumu”  düzenledi. Keza Merkezi Ankara’da bulunan Yunus Emre Enstitüsü de  Dünya genelindeki merkezlerinde Bâkî'nin edebi mirasını, şiirlerini ve hayatını ele alan anma toplantıları ve söyleşiler organize etmektedir.

            Bâkî’nin asıl adı Mahmud Abdulbaki’dir. Fatih Camii müezzinlerinden Mehmed Efendi’nin oğlu olarak 1526 yılında İstanbul’da Dünyaya geldi. Babasının mesleği ve kendisinin bir ara saraç çıraklığı yapmış olmasından ötürü başta M. Fuad Köprülü olmak üzere araştırmacıların şairin ailesi için kullandıkları fakir/yoksul sıfatı, Fatih Camii çevresindeki gündelik hayatın 16. yüzyıldaki sosyo-kültürel konumu düşünüldüğünde belirleyiciliğini yitirir. Abdülbaki’nin saraç çıraklığına dair kaynaklardaki rivayeti, ailesinin ekonomik durumuyla değil de onun sanatkârlığıyla ilişkilendirerek yorumlayan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Bu en büyük şairimizin işe saraç çıraklığından başlamasına bayılıyorum. Kendisine çok yakın vesikalar bunu söylemeselerdi, ben böyle bir masalı kendim uydurmak isterdim.” tarzındaki yaklaşımı Bâkî’yi anlamak için daha işlevsel görünmektedir

            Bâkî saraç çırağı olarak çalışırken medreseye de devam etmeye başlamış, ilgisi ve yeteneği sayesinde kısa zamanda kendini göstermiştir. Bâkî’nin medrese arkadaşları arasında Nevî, Üsküplü Vâlihî, Edirneli Mecdî , Hoca Sadeddin gibi geleceğin şair ve bilginleri vardır. Bu çevrede şairliğiyle tanınmaya başlayan Bâkî, hocası Mehmed Efendi’ye “sünbül” redifli bir kaside sunar. Bu sırada devrin usta şairleriyle tanışıp onlara nazireler söyleyerek yeteneğini göstermeye çalışan Bâkî, Zâtî’nin Beyazıt Camii avlusundaki remilci dükkânına uğrayıp şiirlerini devrin üstadına beğendirmeye çalışır Nitekim Zâtî de yeteneğine inandığı genç şairin beytini tazmin ederek tamamladığı bir gazelini divanına koymuş, kendisini ayıplayanlara da “Bâkî gibi şâir-i sâhirin şiirini uğurlamak ayıp değildir.” diyerek onu onurlandırmıştır

            Kanuni Sultan Süleyman’ın Süleymaniye Camii çevresinde yaptırdığı medreselerden ikisi 1553 yılında tamamlanarak öğretime açılmıştır. Padişahın çok önem verdiği bu medreselerden birinin başına 1550 yılından itibaren Sahn Medreselerinde müderrislik yapan Kadızâde Şemseddin Ahmed getirilmiştir. Bâkî 1555’te Nahcivan seferinden dönen padişaha sunduğu kasidesinde üç yıl medrese hücrelerinde yatıp kalktığından bir seneden beri bu görevde bulunduğundan söz ederek sultanın yardımını ister. Bâkî’nin kendisini Sultan Süleyman’a tanıtması ve onun takdir ve ihsanını görmesi bu kasideyle başlar.

            1556 yılında Halep kadılığına atanan hocası Kadızâde Şemseddin Ahmed Efendi, Bâkî’yi de beraberinde götürür. Bâkî, Halep’te dört yıl kalır. Bu arada Halep Beylerbeyi Kubad Paşa’ya “Lamiyye Kasidesi”, hocası Kadızâde Efendi için de bir “Raiyye Kasidesi” sunar . Şair ve tezkire müellifi Sadıkî-i Kitabdar ile Halep’te tanışır. 1560 yılında yine hocası ile birlikte İstanbul’a dönerken Konya’da, Şam kadısı Ebussuudzâde Muhammed Çelebi ile görüşüp ondan babasına hitaben bir tavsiye mektubu alır. İstanbul’a döndüğünde de Şeyhülislam Ebussuud Efendi’ye muhtemelen bu mektupla birlikte bir “Lâmiyye Kasidesi” sunar. Bu sırada şiirden ve şairlerden pek hoşlanmayan dönemin sadrazamı Rüstem Paşa’ya, şeyhi Filibeli Mahmud Efendi  vasıtasıyla yaklaşmaya çalışan Bâkî, Mahmud Efendi’ye iki kaside sunmuştur. Ardından Rüstem Paşa’nın yerine geçen Semiz Ali Paşa’ya “hatem” redifli kasidesini ve meşhur bahariyyesini sunarak sadrazamın takdirlerini kazanır. Bâkî 1563 yılında danişmend olur. Semiz Ali Paşa ve Mirâhur Ferhad Ağa aracılığıyla şiirlerini Sultan Süleyman’a ulaştıran Bâkî, padişahın da ilgisini çekmeyi başarır. Sultan Süleyman’ın meclisinde şiirler okunurkan Bâkî’nin bir gazelini pek beğenerek onun hangi görevde bulunduğunu sorup Süleymaniye Medresesinde danişmend olduğunu öğrenince böyle bir şairin medrese odalarında çürümesinin doğru olmadığını, kendisine mülâzemet verilerek yirmi beş akçelik medrese müderrisliğine gönderilmesini emreder.

            O sırada Rumeli Kazaskeri bulunan Hâmid Efendi’nin Bâkî ile ilgili tereddütüne rağmen padişah, bir hatt-ı hümayunla kendi hazinesinden ödenmek üzere 30 akçelik maaşla Bâkî’yi Silivri Medresesine gönderir. 1564’de maaşı artırılarak İstanbul’da Mahmud Paşa Medresesi müderrisliğine getirilir. Bu tarihten sonra Bâkî’nin hayatında hızlı bir değişim başlamıştır. Padişahın şiirlerine nazireler yazıp ilişkisini edebî düzeydeki paylaşımlarla pekiştirir. Tarihçi Selanikî’nin Ferhad Ağa’dan naklen anlattığına göre Kanuni, Bâkî gibi büyük bir kabiliyeti bulup ona mevki vermesini padişahlığının en zevkli birkaç hadisesinden biri olarak telakki etmiştir.

            Bâkî’nin hayatında ve sanatında herşey yolunda giderken 1566 yılında önce babasını, ardından da hamisi Padişah Sultan Süleyman’ı kaybeder. Kanuni’nin ölümü üzerine yazdığı ünlü mersiyesinin son iki bendinde yeni padişah Sultan Selim’e ve devrin söz sahibi ve güçlü adamı Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa’ya bağlılığını ifade eder. Sultan Selim tahta oturunca Bâkî, padişaha bir cülusiyye sunar. Ama bu şiir Bâkî’nin müderrislikten uzaklaştırılmasını önleyemez. Ancak üç yıl sonra ünlü münşeat yazarı Feridun Bey’in etkisiyle tekrar Murad Paşa (1569) ve daha sonra da Eyüb Sultan Medresesine (1571) atanır.

            Bâkî müderrislikte derece derece yükselerek 1573’te Sahn Medresesi müderrisi olmuştur. Bu arada gerek sunduğu şiirler gerek Feridun Bey ve sadrazamın yardımıyla padişahın huzuruna kabul edilmeye başlamıştır. Artık devrin büyük âlim ve şairlerinden sayılmaktadır. Sultan Selim’e çeşitli vesilelerle şiirlerini sunar ve Kanuni zamanında olduğu gibi Sultan Selim’in gönderdiği gazellere nazireler söyleyip padişahın iki gazelini tahmis eder. Hasan Çelebi, şairin sık sık padişahın toplantılarına kabul edildiğini, saraydan uzak bulunduğu zamanlar padişahın hatt-ı şeriflerini, davet mektuplarını aldığını belirtir.

1574’te Osmanlı tahtına geçen III. Murad devrinde de sarayla ilişkisi devam eder. Sultan Murad’ın cülusunu bir terci-bendle kutlar. Padişahın cülusundan hemen sonra maaşı yükseltilerek Süleymaniye Medresesi müderrisliğine getirilir. Bâkî’nin ünü doruk noktasına erişmişken hasımları farklı okumalara oldukça elverişli Bâkî mahlaslı bir gazelin padişahın aleyhinde olduğu  iddiasıyla Sultan Murad’ın gazabını Bâkî’nin üzerine çekmeyi başarırlar. Baki Edirne’deki Selimiye müderrisliğine gönderilir. Orada bir yıl kaldıktan sonra önce Mekke, sonra Medine Kadılığına atanır. Ama orada fazla kalmadan İstanbul ‘a çağırılır. Yazdığı yazılar ve gazellerle tekrar Padişahın ilgisini çeker ve 1584’de İstanbul Kadısı olur.

            Dört padişah devrinin en büyük şairi Bâkî, 1600 yılında vefat eder.

            Bâkî’nin aile hayatına dair maalesef bilgi yoktur. Onun uzun süre bekâr kaldığı ömrünün sonlarına doğru evlendiği bilinmektedir. Nevîzâde Atâyî’nin eserinde Bâkî’nin iki oğlu olduğu kayıtlıdır. Büyük oğlu Şeyhi Muhammed Çelebi 1586’da doğmuş, farklı medreselerde müderrislik ve Selanik’te kadılık görevinde bulunduktan sonra 1630’da ölmüştür. Aynı zamanda Şeyhî mahlası ile şiirler de yazmıştır. İkinci oğlu Abdurrahman’ın doğum tarihi belli değildir. Müderrislik ve kadılıklarda bulunmuş, 1635 de ölmüştür. Bâki’nin Mehmed Çelebi, Şeyh Mehmed Çelebi, Abdurrahman Çelebi ve Şah Mehmed Çelebi adlarında dört çocuğunun olduğunu tespit etmiştir.

            Kaynaklarda Bâkî’nin nüktedan, hoşsohbet, neşeli ve rint meşrep bir şair olduğu, daha medrese öğrencisi iken İstanbul’un eğlence âlemlerine daldığı; kışın Balat, Samatya ve Galata meyhanelerinde, bozahanelerde yapılan sohbetleri kaçırmadığı yazın ise Beşiktaş ve Tophane semtlerindeki bahçelerde yapılan eğlencelere katılan şairin, konuşma ve nükteleriyle bu sohbetlerin aranılan kişisi olduğu saptanmıştır.

            Dîvân: Bâkî, ilk defa Kanuni Sultan Süleyman’ın isteğiyle divan tertip etmiş olmakla birlikte daha sonra yazdığı şiirleri de eklemek suretiyle değişik tarihlerde divanını yeniden düzenlemiştir. Kütüphanelerde şairin sağlığında tertip edilmiş Bâkî Divanı nüshalarına rastlanmaktadır. Bunlarla birlikte 160 kadar kopya edilip çoğaltılan Bâkî Divanları da vardır.

            Bâkî Dîvânı’nın ilk defa 1859’da taş baskısı yapılmış, daha sonra Sadeddin Nüzhet Ergun, İstanbul kütüphanelerindeki 25 yazmayı gözden geçirerek hazırladığını söylediği eserini neşretmiştir. Son olarak Sabahattin Küçük, Bâkî Divanı’nın on iki nüshasını karşılaştırarak metnini neşre hazırlamıştır. 1994’deki bu baskıda 27 kaside, 9 musammat, 548 gazel, 21 kıt’a ve 31 matla yer almaktadır. Bâkî’nin şiirlerinden seçmeler yapılarak yayımlanan eserler de vardır. Bunlardan Şemseddin Sâmî’nin Bâkî’nin Eş’âr-ı Müntahabesi adlı eseri ilk seçkilerdendir. Ayrıca M. Fuad Köprülü’nün Divan Edebiyatı Antolojisi adlı eserinde de geniş bir Bâkî maddesi ve şairin örnek şiirleri yer almaktadır. Bâkî’nin şiirlerinden seçtikleri örneklerle Hammer, Gibb, Abdulbaki Gölpınarlı, Cevdet Kudret, İsmet Zeki Eyüboğlu, Faruk K. Timurtaş, Halûk İpekten, Mehmed Çavuşoğlu, Sabahattin Küçük, Numan Külekçi, İskender Pala, Muhammet Nur Doğan ve Mahmut Kaplan şairi farklı seviyelerdeki okurların istifade ve beğenisine sunmuşlardır. 

            Osmanlı toplumunda işret ve eğlencenin vazgeçilmez unsurlarından biri de musikidir. Bâkî, musiki tecrübesi olmasa bile dilin musikisini yakalayan şairlerdendir. Şiirlerinde ses ve söz tekrarlarını ustalıkla kullandığı, aruzla Türkçe arasındaki en küçük sorunları bile şiirin lehine çevirecek hamleleri başarıyla sonuçlandırdığı bilinmektedir.

            Bâkî etrafına sanatkârca bakan bir şairdir. Şiirlerinde İstanbul halkının konuşma kalıplarından, günlük dildeki kullanımlarından yaralanarak yaptığı tasvirlerle yeni bir atmosfer oluşturan Bâki bu yönüyle Nedîm’i müjdeler. İstanbullu bu iki şairin zevkleri kendiliğinden onları birbirlerine yaklaştırır. Bu itibarla şahsiyetleri birbirine çok yakın olan Bâkî ile Nedîm arasındaki fark, iki şairin yaşadıkları devirden ibaret kalır. Bu iki şairin divanları şehir hayatıyla ilgili mecaz, istiare ve benzetme unsurları açısından taranacak olursa aralarındaki benzerliğin farklılıklardan fazla olacağı görülür.

Baki ve Osmanlı şairleri

            Her büyük sanatçı gibi Bâkî de yeteneğinin farkındadır. Nazirecilik geleneğinin imkânlarını çok iyi kullanarak başta hâmileri olmak üzere çağdaşlarının şiirlerine nazireler söylemek suretiyle yeteneğinin başkaları tarafından da fark edilmesini sağlamıştır. İstanbul’dan uzaklaştığı zamanlarda bile kültür ve sanat çevresiiyle daima etkili biçimde iletişim kurmuştur. Böylece şiirlerine söylenen nazirelerle etki alanını genişletmiştir. Bu durum başta nazire mecmuaları olmak üzere 16. yüzyılda düzenlenen diğer şiir mecmualarından anlaşılmaktadır.  

            Osmanlı şairleri arasında etki alanı en geniş ve en derin şair Bâkî’dir. Klasik üslubun divan edebiyatı geleneği içerisinde biçimlenmesinde ve süreklilik kazanmasında Bâkî öncülük etmiştir. 17. yüzyılda bile Bâkî’nin takipçileri klasik tarzı devam ettirmişlerdir. Bu yüzyılda Şeyhülislam Yahya ve Nefî’nin, 18. yüzyılda Nedîm’in usta kabul ederek çizgisini sürdürdükleri Bâkî, hem Osmanlı toplumunda sanatkâr-iktidar ilişkisinin bir modeli hem de bir imparatorluk dilinin oluşumuna en ciddi katkıda bulunan şairdir. Başta Yahya Kemal olmak üzere modern Türk şairlerinin eserlerine yansıyan Bâkî imgesi de bu klasik şair portresine uygundur.  

 

                                    BAKİ’DEN İKİ GAZEL

     -1- 

Nâm u nişâne kalmadı fasl-ı bahardan

Düşdi çemende berg-i dıraht itibardan

 

Eşcâr-ı bâğ hırka-i tecrîde girdiler

Bâd-ı hazân çemende el aldı çenârdan

 

Her yanadan ayağına altun akup gelür

Eşcâr-ı bâğ himmet umar cûy-bârdan

 

Sahn-ı çemende turma salınsun sabâ ile

Âzâdedür nihâl bu gün berg ü bardan

 

Bâkî çemende haylî perîşân imiş varak 

Benzer ki bir şikâyeti var rûzgârdan

 

                                  -2-

              Hoş geldi bana mey-gedenün âb u hevâsı

              Va’llâhi güzel yirde yapılmış yıkılası

 

              Men eyler imiş mes’ele-i aşkı müderris

              Ey hâce anun var ise yaklaşdı kazâsı

 

             Gitmez o mehün râ gibi hançer kemerinden

             Üftâdelerin öldürür âh işte burası

 

             Zîbâ yaraşur hil‘at-i nâz o boyı serve

             İki kolumı kılsam ana bel tolaması

 

             Dikkatler ile seyr iderüz yâri ser-â-pâ

             Görmez mi idük biz de eger olsa vefâsı

 

             Dünyâ deger ol mâh-likâ dil-ber-i garrâ

             Yûsufda dahı yokdur anun hüsn ü bahâsı

 

             Meddâh olalı çeşm-i gazâlânene Bâkî

             Öğrendi gazel tarzını Rûmun şuarâsı

 

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve silifkesesimiz.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.