GÖLGELERDE YAŞAMAK
Gölgenin Eş ve Yakın Anlamlılarıyla başlamak istedim.
Saye: Eski dilde ve edebiyatta gölge demektir; günümüzde en çok "sayende" (senin yardımınla/korumanla) kalıbında geçer.
Ayrıca bağlama göre silüet, karartı, hayalet ve kuaförlük terimi olarak röfle kelimeleri de yakın veya eş anlamlı olarak kullanıldığını belirtmeliyim.
Silüet: Bir nesnenin veya kişinin karanlık çizgilerle oluşan dış hatları, görüntüsü.
Karartı: Uzaktan görülen belirsiz karanlık şekil veya gölge.
Hayalet: Suret veya hayal anlamında bazen gölge yerine mecazi olarak kullanılır.
Mecaz anlamda gölge kelimesi; bir kişinin yanından hiç ayrılmayan kimse, koruma, kayırma, himaye, bir şeyin veya birinin etkisinde veya gerisinde kalma, ya da belirsiz, silik durumlar için kullanılır. Örnek vererek açıklamak isterim.
"Babasının gölgesinde yaşamak yerine kendi ayakları üzerinde durmak istedi."
"Başarılı liderin gölgesinde kalan diğer isimler fark edilmedi."
"Sıcak havada herkes büyük bir ağacın gölgesine sığındı."
"Güneş batarken yerdeki gölgeler iyice uzadı."
Gölgede gözlemlersek; gürültü yok, herkes maskesini çıkarmadan önce sen görüyorsun. Bu bir güç aslında.
Gölgede saklanmak ise dinlenme yeri. Dünya bazen çok parlak ve yorucu oluyor. Biraz geri çekilip nefes almak gerekiyor.
Ve başkalarının varlığıyla yaşamak... İşte asıl denge orada. Gölgede çok kalınca insan unutuyor, ışıkta çok kalınca da tükeniyor. Başkaları bizi hem aynaya tutuyor hem de hatırlatıyor: "yalnız değilsin".
Kuyrukta "otobüs ekmek vb." bekleyenleri gözlemlersek kimsenin konuşmayıp, telefonlarıyla meşgul olduklarına haberlere değil, birbirlerinin işleriyle uğraştıklarına şahit oluruz.
Ben de yerine göre o kuyruklarda en arkaya geçerim. Görünmemek iyi geliyor. Ne soru soran var ne cevap bekleyen. Sadece sırayı beklemek. Gölge dediğin bazen korkaklık değil, ayakta kalmak için çekilen bir perde olmaktadır.
Belki de gölgede yaşamak budur. Hem saklanmak, hem bakmak, hem de birinin ihtiyacı olduğunda elini uzatacak kadar yakın durmak.
Ama asıl gölge orada değil. Asıl gölge, "artık düzelmez" dediğimiz cümlelerin arasında. Konuşulmayıp içimize attığımız her şeyin oluşturduğu karanlıkta.
Biz yine de vazgeçmedik.
Karanlıkta fısıldanan "merak etme"den vazgeçmedik.
Işık yok diye durmadık. Gölgede görmeyi öğrendik. Birbirimizin elini yoklayarak, düşeni kaldırarak, yarını ertelemeden yaşamaya devam ederek.
Çünkü çöküşün ortasında ayakta kalmanın yolu bağırmak değil. Bazen aynı gölgede, yan yana durmak.
"Biz yine de vazgeçmedik."
Elektrikler sıklıkla kesildiğinde ilk başta sessizlik çöker sanırız ama çökmüyor. O karanlıkta bir köpeğin havlaması, iki sokak öteden cevabının gelmesi... Bir kedinin çatıdan çatıya atlaması, kaldırıma düşüş sesi bile duyulmakta. Kavşakta bekleyen bir arabanın sabırsızlanıp kornaya basıyor olması vb.
Bunlar "hayat devam ediyor" diyen sesler. Işık yok ama hayat var dedirtyor.
Gerçek gölge her yeri kaplamış olabilir. Ama bu sesler başka bir şey söylüyor: Biz buradayız.
Biz vazgeçmedik.
Sokak boşaldı diye değil, hayat başka frekansta devam ettiği için. Karanlıkta birbirini bulan seslerle, birbirini yoklayan adımlarla devam ettiği için.
Işık geri gelene kadar bu gürültü yeter bize. Hem korkutur hem de güvende tutar.
Tek bir ses değil, koro ayakta tutuyor bizi.
Biz vazgeçmedik.
Işık yok diye susmadık. Karanlıkta birbirimizin sesini pusula yaptık. Köpeğin havlamasıyla, kedinin tırmanışıyla, kornanın inatçılığıyla yürüdük.
Çöküş geldi diye hayat bitmedi. Sadece daha alçaktan, daha birbirine yakın akmaya başladığını fark ederiz.
Sesleri duydukça yaşadığımızı anlıyoruz.
Sabah olunca gölge çekilmez, şekil değiştirir.
Pazarcının bağırması, minibüs kavgası, inşaat sesi, çocuk çığlığı... Gece fısıltıyla durmak, gündüz gürültüyle devam etmek.
Gölge bize çok şey öğretmekte.
Bağırmadan da duyulabileceğini.
Işık yokken bile yol bulunabileceğini.
En karanlık anda el yordamıyla bile olsa birbirimizi bulabileceğimizi.
Biz vazgeçmediğimiz sürece gölgelerde olsa yaşamaya devam edeceğiz.
Biz vazgeçmiyoruz asla da vazgeçmeyeceğiz.
