Yaşamımızın Sonraki Zamanı
Günlük yaşam gailesinde kaybolmuş halimize zaman zaman tanıklık ederiz. Çoğu zaman farkında bile olmayız.
Hiç bitmeyecekmiş gibi başladığımız, sanki doyulmamış bir tatil gibi ‘’ne zaman bitti’’ diye şaşarız.
Ya da bir aynaya bakarız “zaman nasıl geçti öyle” diye hayıflanırız.
Sonraki zaman hiç fark edemediğimiz kadar hızlı gelir.
Hem de hiç hazırlık yapmadan, çat patı geliverir.
“Zaman nasıl da hızlı geçti!” Diye, söylendiğimiz çok olmuştur.
Sonraki zaman geliyordur da biz onu gelinceye kadar düşünmemişizdir.
O gelir de hayata geç kalışımız bize hüzün verir. Hazırlıksız yakalanırız. Çaresizlik duygusuna kapılırız. Tıpkı az çalıştığımız dersin sınavı gibi; cevap çok yakındır ama az daha çalışsaydık olacaktı düşüncesi moralimizi bozmaktan geri kalmaz. Keşke o gün iki saat çalışsaydım! Hayıflanmasını hepimiz yaşamışızdır.
Hep sonraki zaman ansızın geliverir.
Bu bizim kişisel yaşamımızda olduğu gibi,
Çalışma hayatımızda,
Çevremizdeki insanların hayatında,
Hatta devletimizde sonraki hayata karşı ilgisizliğimizi ödediğimiz bedellerle anlarız. Üzülürüz ve geç kaldığımızı o an gelince ancak anlarız.
Sonraki zamana hazırlanmamanın bedelini millet olarak, 600 yüzyıllık imparatorluğun çöküşünde deneyimledik.
Güncellenmeyen yönetim biçimleri, sonraki zamana göre oluşturulmayan devlet yapısı, geleceğe göre yetiştirilmeyen insan kaynakları, gözden geçirilmeyen aksaklıklar, doğru analiz edilemeyen ya da hiç dikkate alınamayan sorunlar geleceğin bir gün geleceğini öngöremediğimizden kaynaklanır.
İşte bizim imparatorluğumuz da öngörülmeyen bir geleceğin kurbanı olmuştur.
Sonraki yaşam tasarlanmadığından, düşünülmediğinden organizasyon, insan kaynakları ve projelerle geleceğin yeni düzeninin gereklerine hazırlık yapılamamıştır.
Gelişen dünya düzeninde, değişimlerin yoğunlaştığı bir anda milli duyguları güçlü becerikli, kabiliyetli insan kaynaklarından yoksun olunduğumuz bir zaman gelmiş. O zaman bile fark edilmediği için; koca imparatorluk devletin her kademesini yetişmiş olarak var olan gayri Müslimler, yabancı devlet elemanları ve ruhları yabancılarla devşirilmiş bizim milletin şuursuz insan kaynakları ile doldurulmuş. Onlar da kendi faydalarına uygun bir şekilde devleti talan etmişelerdir. Ta ki 2’nci Abdülhamid Han’ının bu sorunu fark etmesine kadar.
Şirketlerde de geleceği öngöremediği sonraki zamanları bir gün geliveriyor. Aile büyüyor, şirket büyüyor, iş büyüyor ve karmaşıklaşıyor her şey büyüyor ama bakış açısı büyüyemiyor, gelişemiyor.
Günlük kararlarla yönetilen şirketler; küçük teknenin kıvrak manevrası misali; rota ile yürümesi gereken koca bir gemiyi yürütmeye çalışan kaptanlar gibi davranıyorlar. Şirketler sonraki yaşamın acı gerçekleri ile yüz yüze gelmekten kurtulamıyor. Geleceği gerçekçi bir şekilde öngöremeyen, günlük kararların yoğunluğunda kaybolan yönetimler kendini güncelleyemiyor. Günlük kararlar, sorun çıktıkça çözmeye çalışılan halı altına süpürülen problemler sonraki yaşama kalıyor.
Örgüt güncellemeler konusunda sinyal veriyor ama yönetim günübirlik çözümlerle daha yoğun çalışmaya başlıyor. Daha yoğun çalışma ile daha birikmiş problemler karşısında direnci zayıflatıyor. Bu arada kısa dönemde kahramanlıklar gösteren insanlar oluyor. Bu aslında ekibin yol almasının ve uzun dönemli planlar yapmasını engelliyor. Sonuç etkisiz çözümler sistemi sık sık tıkayan eylemlerden öte geçmiyor. İmalat aşamasında çalışırken kazandığımız başarılı yöntemi her büyüklüğün başarı anahtarı sanıyoruz. Oysa örgüt potansiyeli, gelişen piyasa, çok hızlı şekilde güncellenen konjonktür sonraki zamana dair bizi sürekli zorluyor.
Her seviyenin kendine has bir dengesi ve yönetim biçimi karar alma mekanizması vardır. Bunu gerçekleştirmek için de bu yapıya uygun insan kaynaklarına ve organizasyona gereksinim var. Bunu fark edip gerekli hazırlıkları yapmadığımız zaman bizim büyüttüğümüz yapıyı başkaları yönetmeye başlar.
Bireyden, şirkete, devletten küresel düzene sürekli bir değişim halindeyiz.
Yaşamın özü de aynı yaratılmış. Ben bu yazıya başlarken bulunduğum düşünce yapımdan, yazıyı bitirdiğimde çok daha farklı bir bakış açısına evirildim. Siz de bu yazıyı okuduktan sonra eminim sorguladığınız oranda yazı bitince başlangıçtaki gibi olmayacaksınız.
Tabiat da öyle fark etmiyoruz ama her şey her an yeniden yaratılıyor yeni dengeler oluşuyor.
Farkına varmak belki de sonraki yaşama karşı hazırlanmamız gereği üzerinde bizi yenden tanımlayacaktır.
Bildiğini doğru kabul eden, alışkanlıklarına hapis olan insanlar,
Kendi kariyerini koruma adına içinde bulunduğu örgütün gelişme yolunu tıkayanlar,
Devleti bile kendi bekasına kurban eden bürokrat ve siyaset insanları,
Geleceğin öngörülmesini istemezler korkarlar. Hatta geleceği önce onlar öngörür sonraki yaşamda kendine yer bulamayacağını bildikleri için mevcut düzenin jandarması gibi yaşarlar.
Bir gün Vahdettin İstanbul’da Boğaz’a bakarak Fevzi Çakmak Paşaya sorar;
“Bu devleti kim kurtarır?” Der.
Paşa; başta Enver paşa ve Nuri Kıllıgil olmak üzere on altı kişi sayar.
Padişah sorar; Mustafa Kemal’i neden saymadın? Yeteneksiz mi? Hırsız mı? Bir yanlışını mı gördün? Hainliğine mi şahit oldun? Der
Hayır der Paşa. Aksine yetenekli, dürüst, becerikli hatta devleti en güçlü kurtarabilecek kabiliyetlere ve vasıflara sahip der.
Peki, neden onun ismini vermedin’’?
“O devleti kurtarır, işgal unsurlarını gönderir sonra da sizi gönderir” der.
Vahdettin de “göndersin; önce devleti kurtarsın, işgal kuvvetlerini göndersin sonra beni göndersin” der
Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Anadolu yolculuğu böyle başlar.
Doğruyu istemek geleceği öngörmek geleceğin ekibini hazırlama bir feraset konusudur.
Sonraki yaşama güçlü hazırlık şimdiki durağanlığa derin farkındalıkla bakma kabiliyeti gerektirir.
