BAŞKENTTEN SELAM
İdeal Bir Valiyi Anarken SABAHATTİN ÇAKMAKOĞLU
O sadece bir Vali Değildi… O önce bir adam gibi adamdı… Şu veya bu şekilde tanışmış olduğu bir kişiyi, ikinci kez karşılaştığında, ona adıyla hitap eden, zeki ve insana değer veren engin bir kişiliği vardı. Ben onu Mersin’de İçel Valisi iken tanımıştım. Valiliğin Mersin’de düzenlediği bir sempozyum için davet edilmiş ve o vesileyle gittiğim Mersin’de tanımak ve tanışmak şerefine nail olduğum, bu müstesna insanla, yıllarca zaman zaman görüşebilme olanağı bulmuştum. Örneğin Mut’ta düzenlenin Karacaoğlan etkinliklerinde, Uluslararası Silifke Festivalinde, Mersin’deki bir Âşıklar Şöleninde, defalarca O’nun çağrısı ve konuğu olarak bulunmuştum.
İşte o Vali, Sabahattin Çakmakoğlu idi…
Çakmakoğlu, 25 Kasım 1930 tarihinde Kayseri’nin İncesu kentinde doğdu. Türkiye Siyasi hayatında da son derece önemli yer almış olan bu değerli insan, ilk ve orta öğrenimini Kayseri'de tamamladı.
1953 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi ve mülki idare amiri olarak kamuda çalışmaya başladı. Kaymakam adayı iken dışarıdan girdiği sınavları kazanarak Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni de bitirdi.
12 yıl boyunca, Kozaklı, Gülşehir, Ürgüp, Çıldır, Bayburt ve Ereğli ilçelerinde kaymakam olarak görev yaptı. Bilahare üç yıl da Ankara Vali Yardımcılığı yaptıktan sonra Valiliğe terfi ederek sırasıyla Gümüşhane, Isparta, Edirne, Gaziantep ve İçel valisi olarak, aralıksız 20 yıl süreyle görev yaptı.
Merkez Valisi iken Millî Güvenlik Akademisine İçişleri Bakanlığı adına katılarak mezun oldu.
1988-1992 yılları arasında Emniyet Genel Müdürlüğü, Başbakanlık Müsteşarlığı, İçişleri Bakanlığı Müsteşarlığı gibi son derece önemli görevlerde bulundu.
1991 yılında Bakanlar Kurulu kontenjanından Yüksek Öğretim Kurulu Üyeliğine seçildi.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 114. maddesi gereğince, 20 Ekim 1991 tarihinde yapılan Türkiye genel seçimleri öncesi tarafsız İçişleri Bakanı olarak görevlendirildi ve 30 Ağustos 1991 - 21 Kasım 1991 tarihleri arasında T.C.İçişleri Bakanlığı yaptı.
Çakmakoğlu, 1992 yılında emekli olduktan sonra bir süre Cumhurbaşkanı Başdanışmanı olarak görev yaptı.
Daha sonra siyasete soyunan Sabahattin Çakmakoğlu, Anavatan Partisine girerek 1995 yılına kadar bu partide faaliyetlerde bulundu. 1995 yılında bu partiden ayrılarak Milliyetçi Hareket Partisi (MHP)’ne katıldı ve Alparslan Türkeş'in vefatına kadar kendisine danışmanlık yaptı.
23 Kasım 1997 tarihinde MHP Merkez Yürütme Kurulu üyeliğine seçilen Çakmakoğlu, hemen sonrasında MHP Genel Başkan Yardımcılığı görevine getirildi.
1999 Genel Seçimlerinde Kayseri İlimizin MHP Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdi.
28 Mayıs 1999 tarihinde Yeni kurulan T.C. Hükûmetinin Millî Savunma Bakanı olarak atandı.
2002 Genel seçimlerinde MHP’nin ülke barajını aşamaması sebebiyle meclis dışında kaldı. Seçimden sonra yeniden MHP Genel Başkan Yardımcılığına getirildi.
2007 yılında yapılan Genel Seçimde Kayseri'den tekrar milletvekili seçildi.
2007 yılındaki T.C. Cumhurbaşkanı seçiminde adaydı. O seçimde daha fazla oy alan Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçildi.
2011 yılında yapılan Genel Seçimde aday olmadı ve siyasetten çekildi.
Evli ve iki çocuk babası olan Çakmakoğlu 24 Ekim 2024'te Ankara'da 93 yaşında hayatını kaybetti. 25 Ekim'de cenazesi memleketi Kayseri'ye götürüldü. Kayseri Valiliğince düzenlenen resmi törenle, Kara Mustafa Paşa Camiinde kılınan cenaze namazının ardından İncesu Mezarlığına defnedildi.

Nasrattınoğlu Çakmakoğlu ile
İdeal bir Vali, İdeal bir Emniyet Genel Müdürü, Müsteşar ve Bakan olan Sabahattin Çakmakoğlu için onun yanında ve yakınında yıllarca yer almış olan değerli dostum, Kültür, sanat ve folklor ustası olan Hilmi Dulkadir, onun çok önem verdiğim bir yönünü şöyle anlatmıştır:
Çakmakoğlu, 24 Kasım 1984’te öğretmenler günü vesilesiyle yaptığı konuşmasının hemen başında, Atatürk’ün “Başöğretmen” vasfını hatırlatarak önemli bir vurgu yapmaktadır:
Atatürk’ün “halk mektepleri” değil, “millet mektepleri” kurduğunu belirtir. Bu, görünüşte küçük ama anlamda devasa bir ayrımdır. “Halk”, coğrafi ve sosyolojik bir yığını ifade ederken, “millet”, ortak tarih, kültür, dil ve ülkü etrafında şuurlaşmış siyasi bir topluluğu tanımlar. Çakmakoğlu’na göre, Harf İnkılabı’nın ardından kurulan bu okullar, okuma-yazma öğretmenin yanında, “yığınlardan, kitlelerden millet haline, Türk Milleti haline şuurlaşmış hale geçişi” sağlamak içindir.
Buradan hareketle, Çakmakoğlu, dinleyicilerine ve biz okuyuculara çok temel bir soru yöneltir: “Eğitimin milliliği nedir, niçin eğitim bakanlığı değil de Millî Eğitim Bakanlığıdır?” Cevabını, tarihî bir perspektifle inşa eder. Ona göre, Osmanlı İmparatorluğu da dahil olmak üzere geçmiş Türk devletlerinin yıkılmasının ardında, farklı “halk topluluklarının” ortak bir milli şuur ve eğitim politikası ile “yoğrulmasını sağlayamamış olmamız” yatmaktadır. Ayrılık kaçınılmaz olmuştur. İşte Atatürk, bu tarihî hatayı tekrarlamamak için, Misak-ı Milli sınırları içinde, “Ne Mutlu Türküm” ilkesi etrafında bütünleşmiş bir millet yapısı inşa etmeyi hedeflemiştir. Dolayısıyla “millî” sıfatı, eğitimin bu topraklarda yaşayan insanları bir yığından öte, bilinçli, birbirine bağlı ve kendine yeten bir millet haline getirme misyonunu taşır.
Çakmakoğlu için öğretmen, bu misyonun en kritik aktörüdür. Ona göre öğretmen, müfredatı aktaran bir memur olmakla kalmayıp “milletini üstün tutan insan”dır. Çocuğa rengini, Türk kültürünü, Atatürk’ü ve tarihi sevdiren, zaferlerin heyecanını ve kayıpların hikmetini anlatan kişidir. Bu yüzden, “en çok saygı duyulan kesim kamuoyunda öğretmenler olmalıdır”. Çakmakoğlu, öğretmenin toplumdaki merkezî rolünü somutlaştırırken oldukça çarpıcı bir de ifade kullanır: “Şurada konuşuyorsak, konuşan sizin eserinizdir. Şu sesi size ulaştıran mekanizmayı keşfeden sizin eserinizdir. Yollar, barajlar, fabrikalar… her yerde öğretmen vardır” Bu sözlerle, öğretmeni, tüm mesleklerin ve ilerlemenin kaynağındaki “ilk hareket ettirici” olarak konumlandırır.
Çakmakoğlu, konuşmasının sonlarında geleceğin Türkiye'sine doğru, sentez ve uyarıda bulunmakta ve “millî eğitim” anlayışının nasıl bir gelecek inşa etmesi gerektiğine dair yol haritasını da çizmektedir. Onun hayal ettiği “Büyük Türkiye”, toprak genişliği değil, “dünya milletleri arasında saygılı bir devlet” olmayı, kendine inanmış, teknolojiyi özümseyerek mamur hale gelmiş bir ülkeyi ifade etmektedir. Bu hedefe giden yolda öğretmene düşen görev ise, bir sentez ustası olmaktır.
Çakmakoğlu, milliyetçiliği de bir içe kapanma olarak görmez. Aksine, “Bizden ilerlemiş… devletler, ülkeler var. Onu hedef alabiliriz, ama onları sevmek başka şey.” diyerek net bir ayrım yapar. Öğretmenlerden beklenen, “onların ilmini bilimsel yoldan, tekniğini ekonomik kanallardan aktarmasını bilecek, ama kendisinden uzaklaşmayan nesiller” yetiştirmektir.
Son olarak, tarihten bir ders daha verir. Osmanlı’nın sonunu getiren süreçte, “eğitimde milli politikamız olmadığı gerçeği”nin yattığını vurgular. Güçlü bir Türkiye’nin, kendi vatandaşları gibi dışarıda kalmış soydaşları için de bir umut kaynağı olacağını söyleyerek, konuşmasını millî bir sorumluluk bilinciyle tamamlar.

Mersin’de düzenlenen sempozyuma katılanlar Vali ve eşiyle.
(Ayaktaki ön sırada, sağdan üçüncü Nasrattınoğlu)
Sonuç olarak, Sabahattin Çakmakoğlu’nun “19 Mayıs” ve “Öğretmenler Günü” konuşmaları, birbirini tamamlayan iki sacayağı gibidir. İlkinde gençliği “kültür emperyalizmi”ne karşı özünü koruyarak teknolojiyi özümsemeye çağırırken, ikincisinde bu gençliği yetiştirecek öğretmenlere, bu misyonun felsefesini ve metodolojisini anlatmaktadır. Her iki metnin merkezinde de “millî kimlik”, “şuur”, “tarihî ders” ve “gelecek inşası” kavramları yatmaktadır. Çakmakoğlu, bir devlet adamı olmanın ötesinde, yaşadığı dönemin sosyal ve kültürel dinamiklerini derinden kavrayan, sorunları teşhis eden ve kalıcı çözüm önerileri sunan bir fikir adamı portresi çizmektedir.
