AYDIN ÜREDİ’DEN ÇARPICI DİSTOPİK ROMAN ‘DELİLER ÜLKESİ’
AYDIN ÜREDİ’DEN ÇARPICI DİSTOPİK ROMAN ‘DELİLER ÜLKESİ’
1974 yılında Silifke'de doğan Eski Halk Eğitim Müdürü Mehmet Ali Üredi’nin oğlu, Abdullah Üredi’nin yeğeni Aydın Üredi, 2001’de “Karanlıkta Koşanlar” dizisiyle adım attığı “Bir İstanbul Masalı, Yeter Anne, Yanık Koza, Elveda Derken, Firuze” gibi birçok dizide senaryo yazarı; “Evim Şahane, Yemekteyiz, Temizlik Benim İşim” gibi televizyon programlarında metin yazarı olarak çalıştıktan sonra şimdi de kaleminin gücünü “Ssszlk, Deliler Ülkesi, Sözcükler Sayılıysa Özgürlük Mümkün müdür?” gösteriyor.
Yaşar Öztürk/Sesimiz
Kitabın ortaya çıkış hikayesini şöyle yazıyor, Üredi: “ ilk olarak dijital platformlar için tasarlanmış bir televizyon dizisi projesiydi. Ancak radikal bir kararla bu hikâyeyi roman olarak değerlendirmeye yöneldim. Neden mi? Çünkü yirmi beş yıl boyunca yazdığım senaryolar, televizyon programları ve belgeseller birer birer uçup gitti. Güncelliğini koruyan hikâyeler bile, görselleştirildikleri anda teknolojinin hızına yenik düştü. VHS'nin VCD'ye, VCD'nin DVD'ye, DVD'nin Blu-ray'e teslim olduğu bu akışta, bütün bir külliyat teknoloji karşısında silikleşti. İnsan belli bir yaşı geçtikten sonra, galiba kalıcı bir şeyler yapmak istiyor. Bunun kusursuz bir edebiyat eseri olmasına gerek yok. Zamanla okunup bir kenara bırakılan, yeri geldiğinde elden çıkarılıp sahaf raflarına düşen; belki bir öğrencinin elinde yeniden hayat bulan bir roman da yeterli. Bu kitap, biraz da bu düşüncenin ürünü”
İyi ki de roman olarak kaleme almış. Son yıllarda okuduğum kusursuz ve pürüzsüz metinlerden biri olan bu yapıt şimdi televizyon dizisi, sinema filmi ya da tiyatro olarak yeni boyutlarda kendini gösterebilir. Akışkan ve yapışkan bir roman. Akıp giderken bir yerden size ya da siz ona yapışıyorsunuz. “Öldüren Eğlence Televizyon” gibi sizi bir yerinizden yakalıyor ve sürüklüyor. Televizyon, Tiyatro, sinema izlerken birden akışa kapılıp oyunun içine dahil oluyorsunuz. Ağlıyor, gülüyor, korkuyor, güçleniyor, öfkeleniyor, seviniyorsunuz... Sanık-yargıç, kötü-iyi, suçlu-suçsuz, ezen-ezilen, efendi-köle, tok-aç, seven-sevmeyen... oluyorsunuz. Sahnenin, ekranın önünden oyunun içinde kendinizi buluyorsunuz.
Üredi romanını Hayal edilen yer anlamında Ütopya’nın tam tersi olarak baskıcı, adaletsiz toplumları dile getiren Yunanca “kötü yer” anlamına gelen “Distopya”dan yola çıkarak “Distopik” olarak tanımlasa da bence “terstoptik”. İlk olarak John Stuart Mill’in kullandığı Distopya terimi daha çok Politik Distopya türünde yazılan teknoloji, siyaset ve toplumsal çöküş gibi temalarla geleceğe dair eleştirel bakışlar sunan; totaliter rejimleri ve bireysel özgürlüklerin yok edildiği sistemleri anlatan yapıtlarla hafızamıza yerleşti. Sonra H.G Wells’in “Körler ülkesi”, George Orwell'in "1984", Aldous Huxley'in "Cesur Yeni Dünya", Yevgeni Zamyatin'in "Biz"; Ursula K. Le Guin'in “Mülksüzler”, Ray Bradbury’in “Fahrenheit 451”, Kafka’nın “Dava”, Jose Saramago'nun “Körlük”… romanları ile dünyayı kapladı.
Bir üçlemenin ilk halkası olarak okurun önüne sunduğu “umut”la virgül koyduğu “Ssszlk Deliler Ülkesi” distopik romanını şöyle anlatıyor Aydın Üredi: “Geçmişe eleştirel bir gözle bakan, bugünü sorgulayan ve geleceğe temkinli bir karamsarlıkla yaklaşan evrensel bir hikâye anlatır, Bu roman, en çağdaş, en gelişmiş ülkelerde bile insanların sesinin çeşitli gerekçelerle kısıldığı; ses çıkarmanın son mecrası haline gelen dijital alanların dahi sınırlandırıldığı bir dünyada, geleceğin teknolojiyle kendiliğinden aydınlanacağı yanılgısına düşenler için bir uyarı niteliği taşır. Bu roman, hayatının büyük bölümünü gözlemci olarak geçirmiş bir yazarın gerçekçi bir gelecek öngörüsüdür. İnsanların sistematik bir biçimde o yalnızlaştırıldığı, yoksullaştırıldığı, sessizleştirildiği; tatsız, tuzsuz bir hayata mahkûm edildiği bir dönemin hissettirdikleridir. Bu roman, değiştiğini sandığımız bir dünyanın aslında aynı yerde dönüp durduğunu anlatır. Bu roman, toplumun farklı katmanlarında, birbirlerinden habersiz biçimde, trajedileriyle boğuşan insanların hayatta kalma mücadelesinin anlatılmayan hikâyesidir. Ve üzerine örtülen sessizliğe rağmen varlığını duyurmaya çalışan bir toplumun son sesidir... Yine de bu roman bütünüyle karamsar değildir. Aksine, bütün gerçekçiliğiyle şunu fısıldar: Umut hep var”
Tüm dünya bir sahnedir, Ve tüm erkekler ve kadınlar yalnızca birer oyuncu(…) Bazıları büyük doğar, bazıları büyüklüğü elde eder ve bazılarına da bahşedilir, büyüklük” “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” diyor, Shakespeare. Erich Fromm’un “Sahip Olmak ya da Olmak” psikanalizi bu romanda ruh bulmuş. Aydın Üredi kendi yaşamı üzerinden Türkiye ve dünya tarihini anlatıyor aslında. Şöyle diyor Aydın Üredi: “Biraz gerçek, biraz kurgu- 1974 yılında Silifke'de doğdum. Yazları bazen deniz kıyısında çadırda, bazen anneannem ve büyükbabamla Sertavul Yaylası'nda geçirdim. Fırtınadan ilk yaylada koktum. “Allah” kelimesini ilk anneannemden duydum. İlkokulu Silifke'de okudum. Çapraz komşumuzun bir köpeği vardı. Köpek oğlunu ısırınca adam köpeği av tüfeğiyle vurdu. Bizim de köpeğimiz vardı. Köpeğimiz Panter ömrü boyunca hiç kimseyi ısırmadı. İlkokul 3. sınıfın yaz tatilinde mahalledeki Kur'an kursuna gittim. Tüm mahalleli çocuklarla birlikte ikinci günden sonra kursu bıraktık, Mahallede top oynamaya başladık. Konya Anadolu Lisesi'nde yedisi yatılı olmak üzere tam sekiz yıl okudum. Arkadaşlarımla -çok sik olmamakla (o birlikte- (ramazan aylarında o pide kuyruklarında bekledim, oruç tuttum, teravih namazlarına gittim. Sinemayla ilk kez Konya'da tanıştım. Tek biletle iki film izleme fikrine bayıldım. Yaz aylarında Silifke'de domates, patlıcan ve çilek yetiştirdiğimiz tarlada çalıştım. Domates küfesi taşırken sırtımı yaralayan hasır küfeyle ve domatese atılan kükürtle böyle tanıştım. Üniversiteyi Ankara'da Gazi Üniversitesi'nde İktisadi İdari Bilimler Fakültesi'nde İktisat bölümünde okudum. Anketörlük, kitap satıcılığı, garsonluk, cep telefonu satıcılığı, bulaşıkçılık yaptım. Konya'da kitaplarla, Ankara'da sahaflarla tanıştım. Sahaflarla birçok kez kitap değiş tokuşu yaptım. Çok heveslendim ama hiçbir zaman çöpte kitap bulamadım... Yaylada anneannem ve büyükbabamın evinde dayıma ait çizgi romanlar, dergiler ve kasetler buldum. 80lerin mizah dergilerini, siyasi dergileri orada okudum ve korsan yasaklı kasetleri orada dinledim. Babam meslek hayatına dağ köylerinde öğretmenlik yaparak başladı. İlk eşini ve bebeğini, yeğenlerini ve kardeşlerini toprağa verdi. Tanıdığı herkesin acısına ortaklık etti. 60 yaşını doldurduktan birkaç ay sonra kanserden öldü. Hayatımda onun kadar sevilip sayılan bir başka insan daha tanımadım... Maden suyu fabrikasında işçi olarak çalışan amcam yıllarca eylemlere katıldı, hak hukuk adalet, emek mücadelesi için ülkenin dört bir yanını dolaştı. Hapse girdi ama çok kalmadı ve hapishanede ölmedi... Çok sevdiğim bir yakınım 8€lerde siyasi olaylar yüzünden gözaltına alındı. Çok zor dönemler geçirdi... Yaşamaması gereken olaylar yaşadı... Hayat sevincini kaybetmese de içinde bir şeyler öldü. Sonunda bu ülkeyi bırakıp başka bir ülkeye gitti... Sertavul Yaylası'nda uzun zaman geçirdim. Anneannem ve büyükbabamla baş başa kaldım. Anneannemim kucağında türlü türlü masallar dinledim. Ben bu hayatta en çok anneannemi sevdim... Askerde bir arkadaş edindim, kardeşim gibi sevdim. Annesi küçükken terk etmişti, bir süre oğluna bakan babası da onu halasına bırakıp gitmişti. Bu kardeşim sünnet olmak için sağlık ocağına tek başına gittiğinde henüz ilkokul çağında bile değildi... Ankara'da bir süre işsiz, parasız ve aç kaldım. Bu dönemde yokluktan kuru soğanı tuz bile atamadan ısırarak yemek zorunda kaldım. Bunalıma girmedim ama çok ağladım. Namussuz soğan çok acıymış biraz geç anladım... Ankara'da uzun süte işsiz kalınca Ankara'dan ayrılıp İzmir'e gittim. İzmir'de iki yıl restoran işlettim. Pavyon alemini o pavyonlarıyla meşhur Ankara'da değil İzmir'de tanıdım. Böylece o alemin arka yüzündeki hayatlara tanıklık etme fırsatı yakaladım. İzmir maceram da bitince soluğu İstanbul'da aldım. Gelir gelmez senaryo işine bulaştım. 25 yıl senaryo yazarlığı ve metin yazarlığı yaptım. Televizyon dizileri, televizyon programları, belgeseller ve çeşitli metinler yazdım... a Hala yazıyorum... Bu kitapta yazılanların ne kadarı gerçek ne kadarı kurgu; kararı sizlerin takdirine bırakıyorum...”
Çukurova kan damlasa can biten bereketli topraktır. Kendi kentlerinde peygamber olamayan ustalar doğurur, bağrından. “Sensiz Her Şey Renksiz” diye Abidin Dino, “Ağacın Çürüğü” diyen Yaşar Kemal, “Ekmek Kavgası” diyen Orhan Kemal, “Boynu Bükük Öldüler” diyen Yılmaz Güney, “Sırrımsın Sırdaşımsın” diyen Kamuran Şipal, “Zıkkımın Kökü” diyen Muzaffer İzgü, “Sansaryan Han” diyen Demirtaş Ceyhun, “Haydar’ı Öldürmek” diyen Çetin Yiğenoğlu… çıktı. Bu bereket sürüyor. “Mış gibi Yaşamlar” diyen Doğan Cüceloğlu, “Hikayem Param paraca” diyen Emrah Serbes ve “Deliler Ülkesi” diyen Aydın Üredi televizyon ve yazın dünyası arsında kurdukları güçlü, ayakları yere basan çalışmalarıyla sessizlikten poyraz biçiyorlar.

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.