Yol Üstü Böyle Ölünür
Yörük: yürüyen insan demektir. Yürüyerek gendi hayatlarını sırtlarında taşıyan yörük obaları, sadece gendi hayatlarını taşısalar iyi. Ya bebekler, yaşlılar, onlar da binerdi yürüyen insanın sırtına. Yazın sıcak basınca ana, baba, oğul, gız, gısrak, hörgücüne kıl çadır, ala çuval yerleştirilen katarlanmış develer ve birkaç yüz keçisiyle Torosların mor vadilerinin kuytusundan karanlık uçurumlarından aydınlığa, dağların sivri doruklarındaki yaylalara, oradan Akdeniz’in ılık sahiline savrulup durmuşlar. Göç sırasında ayakları kırılan keçiler, ya da keçi yavruları, yaşlılar, bebekler, gatarın başında giden eşekle taşınırdı. İşte böyle bir göç sırasında gonak yerine varmadan enginemiş (komaya girmiş) yaşlı nine, hemen yıkılmış yük. Hasta yatağa yatırılmış. Fakat davar, oğlak “Ateşten gömlek” durumu, gitmiş giden kalmış çaresizce galan. Ama hasta ne oğmuş (iyileşmiş) ne de ölmüş. Orada galan büyükler “Yol çalısız, dağ delisiz olmaz” demişler. “Çor çocuk, gelin, gız ileri getdi başlarına bir hal geldi diye” telaşlanmışlar. İçlerinden birisi, “Yol üstü (yolculukta) bu gadar ölünür gazın mezarı goyalım.” Gazmışlar mezarı goymuşlar gadıncağızı diri diri mezara.
Ne belirli bir yaylakları, ne belirli bir gışlakları var. Yazın, gışın yaşadıkları kıl çadırlarını gurdukları yer onlara “yurt” oluyor.
Mezarlıkları bile yok, ölüm hangi dağ başında yakalarsa onlardan birini, oracıkta gömüyorlar, mezar oluyor orası onlara.
