Güç Cazibesinin Çürümüş Basamakları
Hani derler ya insan birlikte olduğu beş insanın ortalamasıdır.
Ya da coğrafya kaderdir.
Bu sözleri şöyle dersek; insan imkânlarının ortalama gücüne sahiptir.
Bunun diğer bir anlamı;
Ülkede ortalamanın üzerinde zekâya sahip, yaratılış olarak kendinin bile fark edemediği beceri ve kabiliyet potansiyeli olduğu halde sıradan insanlar tanımışsınızdır. Ben çok şahit oldum. Hatta insanları çoğu o açıdan da izlemişimdir.
Bu insan imkân bulabilseydi diplomat, avukat, hâkim, yönetici, bilim adamı, iş adamı olur dediğim çok insanla karşılaştım. Hatta onlar içlerindeki bu potansiyel ile çevrelerinde düşünce, davranış ya da uğraşları ile birer erbap, yerel filozoflar olarak ömürlerini geçirmişler/geçiriyorlar. Ama çevresinin ortalama imkânı düşük.
Normal seviyede olsa bile eğitim ve öğretim şansı yakalayıp, imkân oluşturacak birileri ile karşılaşırsa topluma ve insana yararlı olacak insanlara da çokça daha çok rastlıyoruz.
Bunların yanında normal bir zekâya, kabiliyete sahip olmasına rağmen hatta normalin de altında zekâ ve kabiliyetlere sahip insanların toplum içerisinde kendi seviyesinin çok üzerinde görevlere geldiğine hepimiz tanık oluyoruz. Bir de buna ahlaki zafiyeti de ekleyelim. Aslında ahlaki zafiyet zeki, becerikli tecrübeli insanları da çürütüyor.
İşte sorular burada başlıyor
Ahlaken olgunlaşmış, zeki, kabiliyetli, tecrübeli insanların yapması gereken görevlerde çürümüş ruhlara sahip insanlara sıkça rastlamaya başladık. Bunun fark etmemizde sosyal medyanın iletişimi bozduğu kadar hızlandırması, hayatı paylaşıma açık hale gelmesinin büyük katkısı var.
Buralarda çürümüş ama becerikli, zeki tecrübeli insanlar da hızla çoğalıyor.
Geçenlerde ülkemizin yetiştirdiği, çok değerli görevlerde bulunan, adı üniversiteye verilen bir bilim adamının hayatından kesitler dinliyordum. Ülkemizin kaderinde önemli roller almış. Görevlere nasıl geldiğinden de bahsediyordu. Falan abi beni önermiş. Filan abi beni görevlendirmiş diye anlatıyordu. Dedim imkânların ortalaması güçlü olunca makamlar da güçlü oluyor. Açıkçası ülkemizin olağan bu haline o kişinin de dâhil olmasını hayal kırıklığı ile öğrendim.
Üniversitede arkadaşımın Anne ve Babasının yurt dışı görevleri nedeni ile faydalar sağlayan bir televizyon yapımcısının üçüncü sınıftaki bir arkadaşımızı, arkadaşımızın abisi olarak nasıl televizyon dünyasına taşıdığını gördüğümde ben o zaman nereden hayata başlıyoruz? Diye Kendime sormuştum.
Bürokraside göreve gelen insanların soy isimlerinin aynı olması,
Farklı partilerde olmalarına rağmen politikacıların akrabalık ilişkileri,
İş dünyasının çocuklarının evlilikleri ile finans evlilikleri de yapmaları, davulu dengi dengine çaldırmıyor mu?
Bürokrasi ve politika dünyasındaki köklü akraba ilişkileri farklı ve bunların devletin karar mekanizmasındaki yönlendirici yollarını görünce ele geçirilmiş düzen duygusuna kapılmaktan insan kendini kurtaramıyor.
Tabi bu düzene karşı insanlar sivil toplum örgütleri, cemaatler, hemşehrileşme dayanışmalarını daha bilinçli yaparak güce ulaşma yöntemlerini keşfettiler.
Ülkenin genelinde, cemaatler kadar bölgecilik yapan egemen güçler, Karadenizliler, doğulular gibi bölgesel güç odakları olma gayretlerini hepimiz duyuyoruz.
Burada hızla güce ulaşmak ya da yaklaşarak pastadan pay alarak kendince gücüne güç katmayı görünür bir biçimde izliyoruz.
Burada gerçek sıkıntı; toplumun imkânlarını yöneten devlet ve kurumları adaleti tesis etmeleri gerekirken güçlünün oyuncağı olarak imkânları dar alanda paylaşma yoluna gidiyorlar. Üstelik bunlar ve çocukları bilerek ya da bilmeden fakir bıraktıkları insanları imrendirecek hayatları ballandıra ballandıra yaşamaktan da geri kalmıyorlar.
Aynı zamanda geldikleri yerleri korumak için gelecekteki güçlerini destekleyecek insan kaynaklarını da yetiştiriyorlar, atanmalarına ve görevlendirmelerine imkân sağlıyorlar.
Bugün ülkenin kaynaklarının büyük bir kısmını dar bir çerçeve paylaşıyorsa bu sistemin eseridir. Hepimiz herkes adaleti istiyoruz, refaha ulaşmak istiyoruz ama fırsatı bulduğumuzda bu sistemin parçası olmaktan da çekinmiyoruz. Fırsat olunca bizde bu sisteme katkı sağlıyoruz.
Bugün yolsuzluklardan çıkan sonuçlara bakın milyar dolarlar, milyar liralar birkaç kişinin ya da ailelerin ellerinde kasalarında çıkıyor. Vergi imkânları ile devleti kullananlara sıra bile gelmiyor.
Bu sadece bizim ülkemizde değil bugün bütün dünyada benzer durumlar yaşanıyor.
Dünya kaynaklarının çok büyük kısmı, çok küçük bir kesim tarafından yönetiliyor.
Burada ıskalanan en önemli şey ilkeleşme değil mi. Yani kurumsallaşma.
Din de ahlak da, yaşam kuralları bizlere ilkeli yaşamı önermiyor mu? İlkeli yaşamak sadece güce itaat ettirmek için kullanılıyor.
İlkeli yaşam zaman ve emek gerektirdiği için uymada zorlanıyoruz. Üstelik ilkesizlik ortak paydamız gibi duruyor.
Ve normal insanın ve onların yetişmekte olan nesilleri bu güçlü kesimin ve çocuklarının karizması altında eziliyor, onlar ve ailelerinin hak etmeden elde ettiği güçle insanların hayıflanmasına, kederlenmesine kendini ezgin hissetmelerine sebep oluyorlar.
Aslında bir güç, bir organizasyon yeni nesle bu haksız zenginleşmelerin sebebini anlatabilse, onlara bunların böyle şaşalı yaşadıklarına bakmayın onlar hangi haksızlıklarla bu güce eriştiler biliyor musunuz diyebilse belki de farklı bir dünyanın varlığını aralayacağız.
Aslında edepli ve akıllı güç; tevazu ve nezaket sahibi ruhla toplumun tıkanan bu kesimlerini de dikkate alabilse belki yanlış elde edilmiş güçlerden doğru sonuçlar da doğabilir.
İnancımız da bunu söylüyor. “Komşumuz açken tok yatan bizden değildir.”
Güç sadece kendini kutsallaştırırken içinde bulunduğu toplumun etkisizleşmesine sebep oluyorsa güce götüren basamakların çürüdüğünü gösterir.
Küresel dünya da arkasında kaliteli ve refaha ermiş milleti olmayan güçler küresel güçlerin taşeronu olmaktan öteye gidemezler.
Fakirleştirdikleri milletine karşı şaşalı hayatlar yaşayan güçler küresel yapının vahşi güçlerinin yardakçısı olmaktan kurtulamaz.
Bugün şirketlerin, milletin, ekonominin de sürekli olarak güçlü olabilmesi için devletin güçlü olması lazım. Bu da refahı doğru dağıtan devletle gerçekleşir.
