Çorap Söküğü
Güvercin yağar gibi, yağmur çiseler gibi...
On yılda bir mecburi tatile giren demokrasimizin son molasını izleyen yılları anımsatacağım sizlere…
O vakitler Muhtarlı, Kırcalı özel tv’lerimiz yoktu, şifreli yayın kanallarımız yoktu.
Nasıl anlatmalı bilmem ki... Evlerde çoluk çocuk bardak gibi dizilirdik; kahvehanelerde Fenerbahçelisi, Galatasaraylısı omuz omuza izlerdik dizileri ve de bol paşalı haberleri.
Tam bunlara alışmıştık ki bir propaganda filmi ile tanışıvermiştik.
“İcraatın İçinden” söz açılmaya görsün; meydanı boş bulup lafla pilav pişiren birileri elindeki kalemi gözümüze sokacak gibi uzatır, haberlerin başında, sonunda; dizilerin en meraklı yerinde çıkardı karşımıza.
Ne güzel öğütlerdi bize: Vergilerimizi aksatmadan ödemeliydik ve de satıcıdan belge almalıydık mutlaka. Zira, ödediğimiz vergiler bize yol, su, elektrik, sağlık, eğitim, çağdaş yaşam, can güvenliği vb. hizmetler olarak dönecekti!
*
Ben, sen, o... Biz, siz, onlar; bütün mahalle, yedi sülale, “Ne kadar alışveriş, o kadar fiş” diyerek vergiler ödedik. Can güvenliği istedik, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmayı bekledik.
*
Gel gör ki kurşun adres sormadı.
Taze gelinler öldü, kundaktaki bebeler; mezrada, şurada burada. Yol vermez karlı dağlarda, kızaklar üzerinde ve de omuzlardaki tabutlarda.
*
Ölümlerden kaçamadık…
Dağda eşkıya, sokakta mafya, kurcalamaya gör her taşın altındaydı çete.
Kaç can yitip gitti?
Kaç ocak söndü?
Kaç ana bağrına taş bastı çaresiz isyan çığlıklarında, kim bilir kaç ana?
*
“Ölmeye ölmeye” gidilen maçlarda öldük.
“Töre” dendi öldük, “namus” belasıdır, öldük. “Kan davası”dır öldük...
Düğünde öldük, nişanda amcaoğlunun silahından çıkan kör kurşunla...
Vergiler öderken, “Düşünceye özgürlük” diye ünledik.
Gel gör ki;
Güvercin yağar gibi öldük, yağmur çiseler gibi...
Sevişecek yaşta öldük, okuyacak çağda öldük.
*
“Solcuyuz” dedik, öldük.
“Sağcıyız, milliyetçi, muhafazakâr, ılımlıyız” dedik de ölümlerden kaçamadık.
Dahası ve de vahimi: Düşüncelerimiz kovalandı öldürüldük. Liste uzar, hepsi meydanda: Abdi İpekçi olduk, öldük...
Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Hrant Dink…
Sokak ortasında, alenen, güpegündüz... Tetiklendik, kahpe pusularda yittik.
*
Vergiler ödedik. Din, ırk, mezhep gözetilmesin istedik...
Sivas’ta yakıldık.
Vergiler ödedik. Sabaha akşama çıkarılan vergiler...
Memur olduk, işçi olduk meydanlara indik, “Vergilerimiz nereye gidiyor?” deme gafletinde(!) bulunduk. İtildik, kakıldık, horlandık, coplandık ölmedik de Meclis’te ceylan derisinden koltuklara, vekillerimizin milyonluk sağlık giderlerine, kıyak emekliliğe, duble maaşlara şahit olunca öldük.
Güvercin yağar gibi öldük, yağmur çiseler gibi...
Sevişecek yaşta öldük, okuyacak çağda öldük.
Vakitli vakitsiz öldük.
Galiba şöyle demeli: Kabahat öldürende değil, ölende (!)
