Çorap Söküğü
Durum umutsuz ama ciddi değil!
Ev hanımlarının “kabul günleri” vardır.
Gazinoların “kadınlar matinesi.”
Kimi belediyelerin “halk günü.”
Mutfaktaki hamaratlığı karşısında esas duruşa geçtiğim Güzide halanın ise “su böreği” pek ünlüdür.
O hâlde, herkesin ağzından “N’olacak bu Mersin’in hali?” lafları dökülmekteyken, hem öksüz hem yetim, kök maaşı kötü yola düşmüş köşe yazıcınız olarak bugünü “Mersin’i konuşma günü” ilan ediyorum.
*
Dilerseniz önce kütüphanelerin tozlu raflarında saklı bir hikâyecikten bahsedeyim. Hoş, istemeseniz de bahsedeceğim.
8 Temmuz 1929 tarihli Yeni Mersin gazetesinde, “Bir ayak daha kırıldı” başlığıyla verilen haber hayli dikkat çekici.
Virgülüne dokunmadan, özetlediğim satırları birlikte okuyalım:
“Eski sabıkalılardan şoför Memet, birkaç yolcu alarak gitmekte iken direksiyonu idare edemiyerek arabada bulunan yedi sekiz şahsı tehdit ettiği gibi gurabağdan yani kimsesiz, evsiz barksız Memet oğlu Hasan’ı tepelemiş ve ayağını kırmıştır.
Geçenlerde yine böyle bozuk bir otomobil yüzünden Salih Beyin ayağı kırılmış ve tedavi için İstanbul’a gitmiş idi. Şoföre ne muamele yapıldı? Şoförlerin her yaptıkları yanlarına kaldıkça memlekette birçoklarının elleri ayakları kırılacağı gibi birçokları da sakat olacaktır.
Meşhur bir darbımesel vardır. Firavuna sormuşlar:
- Niçin firavun oldunuz?
- Her yaptığım yanıma kaldığı için, demiştir.”
*
Geçmişte ‘gurabağdan’ yani kimsesiz, evsiz barksız Memet oğlu Hasan tepelenmiş, Salih Bey’in ayağı kırılmış.
Peki günümüzde değişti mi bir şeyler?
Ne gezer...
Geçmişi hatırlatacak ne varsa birer ikişer budandı, budanıyor. Sual ve de merak edecek olursanız bir açılım yapıp, hatırlatayım:
Ayios Georgios (Rum Ortodoks) Kilisesi varmış mesela…
1943’te yıkmışlar. Yerine ne yapmışlardır dersiniz?
Uğraştırmadan söyleyeyim: Bit Pazarı.
*
“Taş İskele, Gümrük İskelesi, Emirgan Çay Bahçesi, Moskova Caddesi” desem acaba bir hatırlayan çıkar mı?
*
Peki ya Millet Bahçesi?
Atatürk’ün, 17 Mart 1923 günü hitap ettiği ve “Memleketinizin hakiki sahibi olunuz” diye seslendiği, Millet Bahçesi’ni merak etmez misiniz?
Millet Bahçesi ile tarihi Azakhan’ın yerinde artık toz bulutları yükseliyor!
Dikkat isterim: Bahçe duvarını dalgaların öptüğü, doyumsuz renkler ve sesler yükselen sanat merkezi Akkahve’den…
Harem selamlığı olmayan Akdeniz Plajı’ndan…
Gemilere uzaktan göz kırpar haldeki Mersin Feneri’nden…
Nice sevdalının anılarında yaşayan, ortasından bir hançer gibi geçirilen yol ile katledilen Aşıklar Parkı’ndan…
Yerinde yeller esen ilk medreseden…
Yerinde artık ciğer kokularının yükseldiği yanan, yakılan ilk iptidai mektepten…
Sökülen dekovil hattından, tramvay hattından hiç bahsetmedim.
Bahsetmeye yeltensem söyle söyle, anlat anlat bitmez.
*
Eleştiri, insan aklının aydınlığıdır…
Eleştiri olmayan memlekette gün doğmaz. Yedim, içtim, büyüdüm, morukladım. Memleketime hizmet etmek görevim.
Değmesin yağlı boya!
Mersin, doğduğum şehir!
Sokaklarında çelik çomak oynayarak büyüdüğüm, sevdalandığım şehir!
Atatürk’ün, “Memleketinize hâkim bulunmuyorsunuz. Bu memleketin hakiki sahibi olunuz!” diye seslendiği, Mersinlilerin yaşadığı kent!
“Rant” uğruna yapanın yanına kâr kaldığı; eli ayağı kırık ve geçmişiyle arasındaki bağları kopuk, sakat memleket!
Ne şoförler yeşertmişsin meğer koynunda “rant” uğruna. Ne Memetler ne firavunlar…
*
Bitirirken bir tespitin altını çizeyim:
Osmanlılar, Avrupalılara ve özellikle Fransızlara “Frenk” dermiş.
Frenk’in biri hâlimize bakmış:
-Bizde, demiş “Durum ciddi ama umutsuz değil” diye bir laf vardır. Sizde ise “Durum umutsuz ama ciddi değil.”
Saklım gizlim yok: Mersin’de geçmiş söz konusu olduğunda manzara-i umumiye aynıyla vaki:
- Durum umutsuz ama ciddi değil!
*
Size doyum olmaz. Çapanoğlunun abdest suyu gibi lafı uzatıp tatsız konuşmamak için bu kadar yeter, müsaade.
Zira çamaşırları toplayıp, ütü yapacağım!
Halıyı çırptıktan sonra pencere pervazlarını paklayacağım.
Evlilik saadeti budur!
