Dünya çapındaki Ney ustası Eyüp Hamiş Silifke’ye yerleşti
Dünya çapındaki Ney ustası Eyüp Hamiş Silifke’ye yerleşti
Dünya çapında Ney ustası olan Eyüp Hamiş İstanbul’dan Silifke’ye taşındı. Bugüne kadar Türk halk ve sanat müziği icra eden pek çok sanatçıya Ney ile güç veren Eyüp Hamiş Kahramanmaraş’ın Afşin ilçesinde doğdu.
Yaşar Öztürk-Sesimiz Haber Merkezi
Doğup büyüdüğü yeri şöyle görüyor, Eyüp Hamiş: “Afşin’i ben şair ruhlu insanların memleketi olarak görüyorum. Her uğradığınızda bakıyorsunuz çocukların ellerinde kağıt kalem şiir karalıyorlar. Burası “Şairler Şehri”, “Ozanlar Diyarı”. Çok zengin bir kültürel yapıya sahip. Yetiştirdiği şairlere, ozanlara bakıldığında her yere nasip olmayacak insanlar yetiştiren bir coğrafya. Şairleriyle ve şiirsel olarak çok ünlü bir yer. Bizler de oradan bir nebze bir şeyler almışız.”

İÇİNDEKİ CEVHER
Ailesinde profesyonel olarak müzikle uğraşan kimse yok ama onun içinde gün yüzüne çıkmayı bekleyen bir cevher var. Ortaokulda müzik öğretmeni blok flüt çaldırıyordu. Müziğe olan ilgisi arttı. Ailesi müziğin bereketli coğrafyası Adana’ya taşınınca Ney’le tanıştı. Üflemeye başladığı Ney onu dünya çapında bir yolculuğa çıkardı. İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musiki Devlet konservatuarına girdi. Ünlü neyzen Niyazi Sayın’dan (Mevlevi tören müziğinin ana enstrümanı) ney eğitimini aldı. Hem alaylı hem mektepli biri Eyüp Hamiş.
SANAT DÜNYASINA ADIM
Adana günleri unutmayan Eyüp Hamiş 18 yaşında sahne hayatında yer almaya başladı. Unutmadığı adlardan biri de Göksel Kartal’ı babası Yaşar Kartal’dı: “Gazinolarda erken saatlerde de ilk başlarda fasıl olurdu hep. Hep fasıl açıyordum onlarla. İstanbul’a gidince Müslüm Gürses ile yolu kesişti: “O bana güç, kuvvet verdi. İstanbul'da kalmam için gerekli enerjiyi verdi bana. Sonra Ferdi Tayfur, Emrah, Ceylan, Sezen Aksu, Kubat, yurtiçi ve yurtdışı konserlerde hep ney üfledim.”

MÜTEVAZİ BİR İNSAN HAMİŞ
Eyüp Hamiş asla büyüklük komplesine, hastalığına yakalanmayan bir sanatçı olarak müzik adına her yere koşturan biri. Bugün dizliler, filmler de onun üflediği neyden çıkan müzik ile kendinden geçenler bu kadar mütevazi kişiliği ile asla övünmeyen, böbürlenmeyen bildiği her şeyi yeni yetişen genç arkadaşlarıyla, hevesli insanlarla paylaşan kişiyle karşılaşınca şaşırıyorlar. Dünyanın dört bir yanından kendisine ulaşanlara Silifke’ye müzik aşkıyla yerleşen Akif Ataç, Erkan Uyar arkadaşlarıyla birlikte yaptığı kayıtlarla destek oluyor: “Onlar için de bir şeyler yapmamız gerekiyor. İşte elimizden geldiği kadar bir şeyler yapıyoruz. Bayağı bir eser bırakmışım ama tabi bu yeterli değildir. Ortadoğu ve Mısır’dan da çok arayan destek isteyen oluyor. Çünkü oralarda Ney üfleyen kalmamış. Çünkü herkes daha çok batıya özenmiş. Kendini kültürlerini es geçmişler. Oralarda da buralarda da soruyorlar prova yapacak mıyız? Ne Provası deyince şaşırıyorlar. Birlikte müzik icra edildiğinde şaşırıyorlar. Günlerce prova yaptıkları kişilerle beni kıyaslayınca şaşırıyorlar. Ben de içimde bitip0 tükenmeyen bir müzik aşkı var.”
45’LİK PLAKLAR DÖNMÜYOR ARTIK
Plaklar, kasetler, CD’ler döneminde adı sanatçıların albümlerinde yazan Eyüp Hamiş sanal dünyada da adı milyonlarca kişinin dinlediği sanatçılardan biri. Şöyle diyor Eyüp Hamiş: “Şimdi her şeyi değişti. Tüfek icat oldu yiğitlik öldü. Kaset, CD kalmadı. Plakları vardı, kırk beşlik plakları dönmüyor artık.”

ESKİLER ÖZLENİYOR
İnsan, sanatçı olarak sevgiye, saygıya, selamlaşmaya, bağları koparmamaya davet ediyor Eyüp Hamiş: “İstanbul'a geldiğimde, telefon bile yoktu. Evde, lokalde, işte telefon yoktu. Bir arada olurduk. İşler oraya gelirdi. Telefonla değil. Tüm müzisyenlerde orada olurdu. Şimdi orada herkes bir arada olunca ne oluyor? Bir muhabbet oluyor. Her gün birbirimizi görürdük orada. Yani bir gün gelmesek oraya özlerdik, koşar sorardık. Öyle bir dayanışma yardımlaşma vardı. Herkes birbirine işe gönderirdi. Ahi geleneği gibi ben siftah yaptım sen siftah yapmayan arkadaşa git derdik. “Benim bugün işim var, sen git” derdik birbirimize. Bu kadar bir dayanışma vardı. Çok keyifli günlerdi. Samimiyet bir de bir birine güven vardı. Artık herkes de evine çekildi. Tekleştik bencilleştik. Geçim derdi var. Ancak aç kalacağım, açıkta kalacağım korkusu yoktu. Şimdi ki çocuklar da şöyle yetişiyor. Sokakta, komşulukta, dostlukta, arkadaşlıkta değil. Bir iki bir odaya kapanıyor, bilgisayarın, telefonun, tabletin başında. Elinde tablet, bilgisayar. Misafir gelse (artık misafir de gelmiyor ya!) misafiri görmüyor çocuklar. Eskiden yaramazlık yapardı çocuklar. Şimdi çocuklar da sesli çıkmıyor. Çocuğu göremiyorsunuz çünkü... Yani bu neyi gösteriyor? Çok değişti her şey. Şartlar çok değişti yani.”
ÖLÜMDEN DÖNDÜ
İstanbul’da şeker komasına giren ve evinden iki gün sonra Silifke’deki eşi Şehbal Kurtar’ın durumu fark etmesi ile evinin kapısı polis, muhtar eşliğinde kırılarak bulunup, kurtarılan, ölümden dönen Eyüp Hamiş Silifke’ye bu yüzden yerleştiğini söylüyor. Silifke’de Cihangir Akdemir, Susanoğlu korosu, Silifke’deki müzik etkinliklerine amatör bir müzik sever gibi katılan Eyüp Hamiş Murat Göğebakan’ın 120 milyonu aşan videosuna, TRT Yunus Emre ya da diğer sanatçılarla yürüttüğü çalışmaları ağzına almadan yaşamın tadını çıkarmaya çalışıyor. Eşi Şehbal Kurtar, soyadının verdiği güç ile yaşamını kurtardığı eşi Eyüp Hamiş’ten sonra ise Toroslarda endemik bitkilerin hayatını kurtarmaya ve gücünü dünyaya tanıtmaya uğraşıyor. Hoş geldin Silifke’ye Eyüp Hamiş. Şehbal Kurtar.

NEY-KAMIŞ
Eyüp Hamiş’in üflediği Ney’e gelince:
Büyülü, kutsal müzik aleti “Ney”; önceleri sözlü ve yazılı kaynaklarda Farsça “kamış” anlamına gelen “Nây” onu üfleyenler “Nâyi” olarak adlandırılıyordu Ney’in varlığı yapılan arkeolojik kazılarla insanlık tarihi ile koşut gerilere gidiyor. İnsanın insan olduğu zamandan buyana yanından eksik etmediği Ney’e Sümerliler de “Na” adını veriyordu.
Evliya Çelebi “Ney” için “Musa Peygamberin icadı” derken. İranlı ünlü şair Attar Ney’in feryadını kendi sözleri olduğunu söylüyor:
“Bülbülün Özrü/ Deli Bülbül sarhoş sarhoş geldi... öyle aşıktı ki, adeta kendinden geçmişti... ne vardı, ne yoktu!/ Her nağmesinde bir anlam vardı... her anlamda bir sır alemi gizliydi!/ Mana sırlarına dair naralar attı... Kuşlara diliyle öğüt vermeye koyuldu./ Dedi ki: "Aşk sırları bende tamamlanmıştır. Her gece aşk sırlarını tekrarlar dururum./ Fakat Davud gibi başına işler gelmiş birisi yok ki, ona ağlaya ağlaya aşk Zebur'unu okuyayım./ Neydeki feryat, benim sözlerimdendir... Çengdeki nağme, benim feryadımdandır./ Gül bahçeleri benim coşkun nağmelerimle coşar... Aşıkların gönülleri benim feryatlarımla dolup taşar./ Her an başka bir sır söylerim... Her dem başka bir tarzda zikrederim./ Coşkunluğumu gören, elden avuçtan çıkar... Pek akıllı bile olsa sarhoş bir hale gelir.”
Attar, Ney’le efsanevi Kaknus kuşu arasında bağ kuruyor: “Kaknus güzel, fakat acayip bir kuştur. Yeri yurdu da Hindistan'dadır./ Uzun, kuvvetli bir gagası vardır. O gagada ney gibi bir çok delik bulunur./ Yüze yakın delik vardır. Sonra bu kuşun eşi de yoktur. Tektir bu kuş!/ Her delikten başka türlü bir ses çıkar; her sesten de bir başka nağme duyulur!/ Her delikten ayrı bir çeşit ses çıkmaya başladı mı, kuş da kararsız bir hale gelir; balık da./ Bütün kuşlar susarlar. Onun sesinin güzelliğinden hepsi nin de aklı başından gider./ Bir filozof vardı; bir müddet onunla düştü kalktı, onun sesini dinledi de, müzik bilgisini onun sesini taklit ederek meydana getirdi!”

NEY, MEVLANA’NIN SESİDİR
“Ney” Mevlana’nın sesidir, simgesidir. Mevlana da “Ney”i anlatır. Mevlana ünlü eseri “Mesnevi”nin I. cildinin en başında bulunan on sekiz beyti kendisi yazdı. Geri kalan bütün ciltlerdeki yirmi beş bin altı yüz on dört beyti Mevlâna söyledi, Hüsameddin Çelebi kaleme aldı. Mesnevi’nin girişindeki bu Mevlana’nın yazdığı on sekiz beyit “Ney”in söze dönen sesidir.
“Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor; ayrılıkları nasıl anlatıyor.
Diyor ki: Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımla erkek de ağlayıp inlemiştir. Kadın da.
Ayrılıktan şahrem şahrem olmuş bir gönül isterim ki iştiyak derdini anlatayım ona.
Aslından uzak kalan kişi, gene buluşma zamanını arar.
Ben her toplulukta ağladım, inledim; iyi hallilerle de eş oldum, kötü hallilerle de.
Herkes, kendi zannınca dost oldu bana; içimdeki sırlarımı ise kimse aramadı.
Benim sırrım, feryadımdan uzak değil; fakat gözde, kulakta o ışık yok.
Beden candan, can da bedenden gizli değil; fakat kimseye canı görmeye izin yok.
Ateştir neyin bu sesi, yel değil. Kimde bu ateş yoksa. yok olsun o kişi.
Aşk ateşidir ki neye düştü; aşk coşkunluğudur ki şaraba düştü.
Ney, bir dosttan ayrılana eştir, dosttur: perdeleri yırttı gitti.
Ney, kanlarla dolu bir yolun sözünü etmede; Mecnun'un aşk hikayelerini anlatmada.
Ney gibi bir zehri, ney gibi bir panzehiri kim gördü? Ney gibi bir solukdaşı, bir iştiyak çekeni
kim gördü?
Bu aklın mahremi, akılsızdan başkası değildir; dile de kulaktan başka müşteri yoktur.
Gamımızla günler geçti, aksamlar oldu; günler yanışlarla yoldaş kesildi de yandı gitti.
Günler geçip gittiyse, de ki: Geçin, gidin, pervamız yok. Sen kal ey dost, temizlikte sana benzer yok.
Balıktan başka herkes suya kandı; rızkı olmayanın da günü uzadıkça uzadı.
Ham kişi bir pişkin, olgun kişinin halini anlayamaz; öyleyse sözü kısa kesmek gerek vesselam”
NEY SIRDIR
Ney, Hz. Muhammed’in Hz. Ali'ye söylediği sırdır. Bu sırrı daha fazla içinde tutamayan Hz. Ali içini kör bir kuyuya döker. Sırrı paylaştığı kör kuyu çağlar ve taşar. Çevresinde kamışlar biter. Çobanın biri oradan geçerken bu kamışlardan birini kesip üflemeye başlar. Kamıştan çevreye yayılan ses otlattığı hayvanları ve duyan insanları büyüler. Ney Yaratan’ın Farsçadaki “Huda” adını “Hu” der. “A ney sesi, a ney sesi, a bütün sır dünyasını ayağa kaldıran ney sesi / Ney nedir? O üstün güzel sevgilinin öptüğü şey, öptüğü şey, öptüğü şey./ Ney bahanedir; bu, neyin harcı değil, ancak o devlet kuşunun kanat sesi” diyor, Mevlana.
Ney’le insan demlenir. Arapça “kan”, Farsça “zaman” anlamına gelen “Dem”le insanın kanı kaynar, zamanı aşar. Ney’in sesi Sema’nın dönüşüne eşlik eder “Dem-i Hazret-i Mevlânâ, Hû diyelim” sözleri ile “Mevlana’nın ölümsüz ruhu ile ölümlüler buluşur.”

ÖNCE RABEP SONRA NEY VE KUDÜM
Mevlana’nın Horasandan getirdiği müzik aleti Rebaptı. Mevlevi müziğinin icra heyetinin bulunduğu yere “Mutrib”, yahut “Mutribhâne” , icracı heyete, “Mutribân” ve “Mutrib Heyeti” deniyor. “Ney” baş müzik aleti olsa da Mevlevi törenlerde rebap, kanun, ut, keman, viyolonsel da eşlik eder. “Türkiye’ye gelen ilk piyano, İstanbul’a Kulekapısı Mevlevihânesine geldi. Bu piyano, şimdi, İstanbul Belediyesi Müzesindedir” diyor Abdülbaki Gölpınarlı ve ekliyor: “Mevlânâ zamanında, onun meclislerinde rebap çalınıyordu. Kendisi, oğlu ve torunu da rebap çalıyorlardı. Sonraları ney ve kudüm, Mevlevi müziğinin özel icrâ vâsıtaları hâline geldi(…) Ney, kamıştan yapılan, bağadan, yahut kemikten üflenecek bir yeri bulunan yedi delikli bir musiki âletidir. Nefesle üflenir; üflenecek yerine, “başpara” derler. Ney çalmaya, ney üflemek, ney çalana da “Neyzen” denir. Neyzenleri idare edene “Neyzenfbaşı” derler(…) Dergâh, ayni zamanda bir mûsikıy yurdu ve edebiyat medresesi olduğundan neyzen başıyla kudümzen başının ve “Mesnevihân”ın da dergâh erkânı arasında değerli yerleri vardı(...) neyzen yetiştirilir, usul öğretilirdi.” Ney’in o kadar önemli bir yeri vardı ki ölüm döşeğinde, cenaze yıkanırken ve defnedilirken de ney çalınırdı.” “Ney üfleyen birisi, ölüm haline geldi... biri ona, “Ey sırrın ta kendisi kesilen,/ Bu kıvama zamanı halin nasıl, ne alemdesin? " diye sordu. Neyzen dedi ki: "Hiç sorma, anlatılacak gibi değil ki!/ Bütün ömrümce yel üfürdüm; sonunda da toprağa gittim vesselam!”/ Ölüme hiçbir çare yoktur; yaprakların hepsi sararıp dökülür!”
Eyüp Hamiş sonsuzluğun sesini üflüyor ney ile Silifke’ye. Bu insan ve sanatçı olarak eşi bulunmaz kişiyi tanıyalım, tanıtalım.

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.