ATATÜRK VE ARKADAŞLARININ AĞZINDAN 30 AGUSTOS ZAFER BAYRAMI
ATATÜRK VE ARKADAŞLARININ AĞZINDAN 30 AGUSTOS ZAFER BAYRAMI
Yaşar Öztürk’ün uzun ama oldukça da etkili, zevkle ve heyecanla okuyacağınız 30 Ağustos Zaferini kısa ve özeti…
Yaşar Öztürk/Sesimiz
102 yıl önce Dumlupınar tarihi bir törene ev sahipliği yapıyordu. İki yıl önce 1922 yılında elde edilen başarı yerinde kutlanacaktı. 30 Ağustos Zafer Bayramı için Yurdun dört bir yanından insanlar akın etmiş, trenlerle gelen insanları tören alanına taşımak için kağnılar yolları doldurmuştu. Bu bayram o kadar önemliydi ki o gün bugün 30 Ağustos’ta doğan çocuklara Zafer adı verilmesi bir vefa borcu oldu.
Trende Gazi Mustafa Kemal’le ve eşi Latife Hanım’la birlikte olanlar coşkularını şöyle dile getiriyordu:
Gazi’nin gözde gazetecisi Falih Rıfkı Atay: “Dumlupınar ziyareti Türk’ün Haccıdır. Gücü olanlar bu yeri tavaf edecekler ve her gün her Türkün kalbi o kıbleye dönük olacaktır.”
İçel’de Müdafaa Hukuk Cemiyeti’ni örgütleyenlerden, Silifke Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti’nin 9 Kasım 1919 tarihinde ilk toplantısını yaparak bölgedeki milli mücadele faaliyetlerini başlatan dilci Besim Atalay; “Dumlupınar, Türk tarihinin ikinci Ergenekon’u Anadolu yaylası oldu.”
Azerbaycanlı hukukçu, yazar ve gazeteci, 1930 yılında Türkiye'nin ilk çok partili hayata geçiş denemesinde Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın teorisyeni Ahmet Ağaoğlu: “Dumlupınar’a giderken Türklüğü, beni, ailemi kurtarmış olan ulu bir olayın cereyan etmiş olduğu kutsal bir yeri ziyaret etmeye giden bir müminin duygularını duyuyorum. Dumlupınar’da Türklük yeniden kurulmuştur...”
Şiirlerle de katkıda bulunanlar vardı. Şarkı sözü olan “Gurbet” şiiri ile gönüllerde taht kuran Kemalettin Kamu: “Sakarya’da ebedilik sırrına eren /Kahramanlar arasından geçiyor tren... /Ey bu yolda sıralanan Gazi tepeler, /Siz de koşup gelirdiniz bilseniz eğer, /Bilseniz ki Dumlupınar önünde yarın, /Ayini var hürriyete tapanların...”

Abdülhak Hamit: “sensin ey saltanatlı Mehmetçik, /Taht-ı millette en büyük sultan /kalb-i hilkatte en büyük halecan /Nezd-i baride en büyük bir kul, /Daima layemut bir kurban...”
Gelemeyenlerden aklı yüreği Dumlupınar’da olanlar vardı. Tedavi gören İsmet İnönü telgraf çekti: “Başkumandan muharebesi, Iena, Austerlitz, Waterloo muharebeleri türünden fakat onlardan fazla değer ve öneme sahiptir. Bu tür muharebeler birbirini kesinlikle yiyip yok etmek isteyen siyasetlerin son muhasebe meydanlarıdır. Bu meydandan yüzü ak çıkan Türk Cumhuriyeti Türk topluluğuna ab-ı hayat zerk etmiş oldu.”
Törenler Gazi Mustafa Kemal ve eşi Latife Hanım’ın “Meçhul Asker Anıtı”nın ilk taşlarını koymaları ile başladı.
Önce Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak zaferin askeri boyutunu dile getirdi ve ekledi: “Dumlupınar Zaferi ile dünyaya bir kere daha kanıtlanmış oldu ki, var olma savaşında yalnız maddi savaş araçları değil, ancak ulusların seçkin nitelikleri, yüksek maneviyatı, ulusal karakteri ve kesinlikle zafer kazanmak kararlılık ve iradesi ve bağımsızlık ateşi kesin baskın çıkmayı sağlayabilir.”

Sonra Üniversite adına Darülfünun Rektörü İsmail Hakkı Baltacıoğlu kürsüye çıktı: “Meçhul asker kimdir? Nereden geliyor, nereye gidiyor? Niçin bu kara topraklar altında yatıyor? Benim gibi siz de bu soruyu vicdanınızda soruyorsunuz ve doğru bir yanıt bekliyorsunuz. Kim bilir belki şu dakikada bu soruyu milyonlarca Türk kendi vicdanına soruyor ve bir yanıt bekliyor. Yine kim bilir, Türk kurtuluşundan özgürlüğü için manevi bir dayanak arayan birçok tutsak uluslar bu soruyu kendi vicdanlarına soruyor ve bir yanıt bekliyorlardır. Ne var ki boşuna çaba. Çünkü meçhul askerin yaşamından elimize kalan bütün belgeler bir avuç kemiktir. Bu bilgi ile o Meçhul’ü anlamak çok zor. Fakat baylar bir çare var; her şeyden önce bu Meçhul ‘ün uyruğunu, bu bireyin bağlı bulunduğu ulusu belirtmek gerek. Bunun için de biricik yöntem bu ulusu diğer uluslardan ayıran temelli seciyeyi araştırmak gerek.”
Türk Basını adına Kars Milletvekili Ahmet Ağaoğlu konuştu: “Bundan beş yıl önce bütün ulusal varlıkları elinden alına ve Sevr tutsaklık belgesiyle ölüme sürüklenen Türkiye Dumlupınar zaferiyle bütün bu zincirleri kırdı. Benzeri görülmemiş bir onur tacıyla çevrili olarak bağımsız, özgür, kendi yazgısına egemen bir devlet ve ulus olarak ortaya çıktı. Bütün insanlığın alkışları ve kutlaması ile kendin kabul ettirdi. Hiç kuşku yoktur ki, bu zaferleri her şeyden önce büyük Türk ulusunun gösterdiği özveri ve çabaya, onur ve ulusal konularda ödün vermezliğine, üstün erdemlilik niteliğine borçluyuz. Köylü kardeşlerimizden başlayarak üniversite gençlerimize kadar bütün halk katmanları bu Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda paylarına düşen görevleri yapmışladır. Fakta bu ulusal akımı ve coşkuyu düzenleyip yöneten ve o akımı belli bir yöne durmadan amaca doğru sürükleyen bir güç vardır ki onun payını da unutmamalıyız.”

Türk Ocakları adına ise dönemin ünlü söylevcilerinden şair Hamdullah Suphi Tanrıöver alanı dolduranlara seslendi: “Aramızda Anadolu kadınları var hiç bir felaket üstüne gözyaşı akıtmamış... gibi katı, yüzleri dağ başlarındaki kayalar gibi yanık, sayısız savaşlarda sayısız şehitler vermiş Anadolu kadınları var. Aramızda alaca gömlekleriyle, çıplak ayaklarıyla köylüler ve köy çocukları var. Dağ başlarındaki yaylalardan Yörükler inmiş... Burada olanlar kadar burada olmayanlar da burada Türk ulusunun ruhu bu savaş alanının kıyısında el bağlamış duruyor!”
Bu güçte ulusal dehayı kendi kişiliklerinde temsil eden ve ulusal savaşın başına geçerek onu amaca ulaştıran önderlerdir.”
Ardında Türkiye Öğretmenler Birliği adına Türk Einstein’ı Oktay Sinanoğlu ve Esin Afşar’ın babası, Dante’nin “İlahi Komedya” kitabını ilk çeviren öğrenmen Nüzhet Haşim Sinanoğlu söz aldı: “Türkiye öğretmenleri çetin ve ağır görevlerinin büyüklüğünü olanca açıklığı ile bir kez daha duymaktadırlar. Gerçekten şimdi üstünden serbest yellerin estiği şu vadinin şu tepelerin bizim için sonsuzluk kadar geniş ve sonsuz anlamı vardır. İki yıl önce buralarda geçen olaydan değerli sonuç alınmış bugünkü mutlu sonuç alınmış, bugünkü mutlu dönem doğmuştur. Türkiye öğretmenleri o doğuşun geleceğini pekiştirmek gibi çok sorumluluk ve çok onurluluk isteyen bir görevi üstlenmişlerdir... Biz güçlü pençelerimiz içinde kırılıp parçalanarak çöküntüye uğrayan düşmanla hurafenin, köhneliğin de yerle bir olduğunu gördük. Bu sonuca varan Türk ulusunun hiç bir güce boyun eğmeyen yaşam gücü ve onu yöneten benzersiz dayanışı ve dehasıydı. Biz okuttuğumuz çocuklara o yaşam gününden esinlenerek o dayanışma gücünü vereceğiz. Aynı dayanışma gücü bize yapacağımız her işte öncülük edecektir.”
Yargı ve Barolar adına ise Muhittin Baha Pars kürsüye çıktı: “Dumlupınar yengisi rastgele bir zafer değildir. Bu zaferle Türkiye’yi iki parçaya ayıran çizgi yok edilmiş, Türkiye’nin bir yanında tutsaklık, zulüm ve işkence, adaletsizlik ve kanunsuzluk egemen iken, bu zaferle vatan bir bütün durumuna konulmuş hak üstün gelerek adalet ve kanun yaygınlaştırılmıştır Bir gün önce vatanın bir bölümündeki mahkemelerimiz düşman baskısı altında bunalırken, bu zaferle mahkemelerimize hak ettikleri bağımsızlık, yurttaşlara özgürlük, konuşma özgürlüğü verilmiştir. Bugün her yurttaş hakkını savunmada özgür, düşündüğünü yazmakta serbest, adalet ve yasaların kutsal koruyuculuğu altında yaşamaktadır(...) Dumlupınar tarihimizde bir son ve bir başlangıçtır. Burada yüzyıllardan bu yana süregelen düşkünlük ve yenilgi, bağnazlık ve miskinlik dönemine son verdik. Burada yüzyıllardan beri süregelen vatanı kurtardık, ulusu tutsak sayan sultanı kaldırdık. Kendi kanı ve kemiği ile oluşturduğu onur tahtına Türk ulusunu oturttuk. Üç yıldır birçok kentlerimiz üzerine çöken işgal tutsaklık ve üç yüz yıldır ufuklarımızı saran zayıflık ve çöküş gecesini Başkomutanlık Savaşı’nın zafer güneşiyle burada sona erdirdik.”
Türkiye İdman Dernekleri Birliği adına Türk sporunun öncüsü Ali Sami Yen bir konuşma yaptı: “Ulusal varlığımıza yöneltilen silahların iki yıl önce kırıldığı bu tarihsel yerde Türk idmancılar adına söz söylemekle mutlu ve duyguluyum. Ne yazık ki bu gibi gösteriler bizde çok savsaklanmıştır. Başka ülkelerde büyük hizmetlerin anısını ulusun yüreğinde yaşatmak için sonsuz sayıda yapıtlar hazırlanmış büyük anıtlar dikilmiş olduğu halde özverinin, yurt sevgisinin en büyük gözü pekliklere sahne olan Türk ülkesinde tarihsel olayları anımsatıcı çalışmalar oldukça sınırlıdır. (...) Ülkemizin bilimsel, toplumsal, siyasal varlığı alanlarında derin devrim ufukları açan, yok olmuş sanılan bir ulusu yaşattıktan sonra ona yaşama gücü veren yeni bir doğrultuda harcama gücü veren Dumlupınar zaferi geçmişin perdeleri arkasında kalabilecek olaylardan değildir. Bu zaferin gösterdiği uygarlık doğrultusunda ilk adımlarımızı atarken düşsel amaçlarımızı dirilten bu zaferin anısını derin ve anlamlı biçimde duymalıyız. Burada duygularımızı yenilemeliyiz. Bizi kurtarmış olan olaylardan yeniden esinlenerek zaman ile yolundan ayrılan görüşlerimizi düzeltmeliyiz.(...) Gençler bu pınar’a her zaman geliniz, bu kaynaktan vatan aşkı içinde umut içiniz, dayanma ve dayanıklılık gücü içiniz. Bu kaynaktan ölümün bile yok etmediği içiniz. Burası öyle bir yerdir ki yürekleriniz ne kadar kahramanlıkla dolu olursa olsun Dumlupınar onu daha yüksek doruklara itecektir. Dumlupınar öyle bir eserdir ki onu var edenler bile ondan esin ve coşku alır.”
Kızılay adına Tıbbiyeli Dr. Akil Muhtar Özden konuştu: “Ulusumuz her alanda teknik ve sanatta ileri gitmiş ulusların derecesine ulaştırmak için gereken bütün üstünlüklere sahiptir. Dehalarıyla bizi ihya eden ve Türklere pek parlak gelecek sağlayan kahramanların bilim teknikte ve sanatta ulusu ivedilikle gelişmeye iteceklerine kanım tamdır. Ulusun ancak böylece bir daha tehlikeye düşmeyeceği kesindir.”
TBMM Başkanı Ali Fethi Okyar da ulus ve ulusun temsilcileri adına açıklamalar da bulundu: “Kurtuluş Savaşında Türk ulusu hiç bir kişinin, hiç bir makamın kulu değildi. Ancak egemenliğini eline almak ve kendi seçimi ve iradesiyle Ankara’da kurduğu TBMM’ye ulusal davranışına uyarak yönetim işlerini bırakmıştı. Bütün bu harikalar ulusun kendi kendini yönetmesinden yani ünlü deyimle Cumhuriyet yönetimine uymasındandır. Cumhuriyet yönetiminin ilk temellerini kurmuş olan aziz şehitlerimize karşı şükran ve minnet borcumuzu hiç bir zaman unutmamak gerekir.”
Herkesin gözü kulağı Gazi Mustafa Kemal’deydi. Gazi tarihi konuşmasını yaptı:
“Efendiler Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak’)ın yaptıkları değerli açıklamalarıyla burada bulananlar Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesi’nin ve kesin sonucunun alındığı 30 Ağustos Muharebesi’nin nasıl olduğu hakkında özet bir fikir edinmişlerdir. Beş gün aralıksız geceli gündüzlü süren bu en büyük meydan muharebesinin gerçek içyüzünü bugün verilen ayrıntılardan çok, yarın tarihin hükümleri, araştırmacıların inceleme ve yargıları okunduğu zaman daha açık, daha kapsamlı bir biçimde anlaşılacaktır.
Beni, ulusum, Türk ulusu, güven ve inanına layık görerek bu harekâtın başında bulundurdu. Bu görev ve görevlendirmenin mutlu anısını ulusuma karşı her zaman en derin gönül borçluluğu duygularıyla dolu olarak haz ile övünç ile saklıyorum. Görevlerini ulusun vicdani arzusuna, gerçek gereksinimine, yalnız onun yüce iradesine uyarak yapmış olanlara özgü bir vicdan rahatlığı ile bugün karşınızda bulunurken duyduğum mutluluğu anlatamam.
Efendiler, tıpkı bugün gibi 1922 yılı Ağustosu’nun otuzuncu günü saat ikide, şimdi hep beraber bulunduğumuz bu noktaya gelmiştim. Bu üzerinde bulunduğumuz sırtlarda kahraman 11. tümenimiz, şu karşıki tepelerde muharebeye girmek zorunda bırakılan düşman ana kuvvetlerine saldırmak için yayılarak ilerlemekte bulunuyordu. Şu gördüğümüz Çal Köyü alevler ve dumanlar içinde yanıyordu. Beni buraya kadar getiren nedenin ne olduğunu açıklamak için anımsadığım bir iki noktayı burada yineleyeceğim.
29/30 Ağustos gecesi sabaha karşı Batı Cephesi Harekât Şubesi Müdürü Tevfik Bey, her zamanki gibi o saate kadar çeşitli karargâhlardan ve her taraftan gelen raporlara göre harita üzerinde belirlediği ve işaret ettiği genel durumu Cephe Kumandanı İsmet Paşa’ya göstermiş ve o da derhal Paşa’ya göster emriyle Tevfik Bey’i yanıma göndermişti. Karahisar’da Belediye binasında bana ayrılan odada yatmakta idim. Beni uyandıran Tevfik Bey’in gösterdiği haritaya baktım. Hemen yataktan fırladım.
Arkadaşlar, haritada gördüğüm şey şu idi ki, ordularımız düşmanın önemli kuvvetlerini kuzeyden, güneyden, batıdan kuşatmaya uygun bir durum almış bulunuyorlardı. Bu durumda tasarladığımız ve en iyi sonuçlar sağlayacağını umduğumuz durumlar gerçekleşiyordu.
Derhal Fevzi (Çakmak) ve İsmet (İnönü) Paşa’ları çağırınız dedim. Üçümüz toplandık. Durumu bir daha değerlendirdik ve kesinlikle karar verdik ki, Türk’ün gerçek kurtuluş güneşi 30 Ağustos sabahı ufuktan bütün görkemiyle doğacaktır. Bu karara göre ordulara yeni buyruk ve yönerge yazıldı (saat 6.30 öncesi).
Ancak durum o kadar önemli, o kadar hız ve şiddet gerektiriyordu ki bu yazılı buyruklarla yetinmek ihtiyata uygun olamazdı. Onun için Fevzi (Çakmak)’tan bizzat Altıntaş ve güneyinden hareket eden 2. Ordu’muzun ve bunun daha batısında bulunan Süvari Kolordu’muzun yanına giderek tasarımıza göre harekâtı düzenleme buyruğunu vermesini kendilerinden rica ettim.
Dördüncü kolordusu ile hedef aldığımız düşman ana Kısımını güneyden izleyen 1. ordu karargâhına da ben bizzat gidecektim. İsmet Paşa’nın karargâhta kalıp genel durumu yönetmesini uygun gördüm. Fevzi (Çakmak) Paşa kuzeye hareket ederken ben de otomobil ile demiryolu boyunca batıya hareket ettim, Akçaşar’da 1. ordu karargâhına saat 9’dan önceydi varmıştım. Ordu kumandanına bir yandan cephenin yazılı buyruğu verilirken ben de kendisine sözlü olarak durumu açıkladım ve 4. kolordunun bütün tümenleriyle ve hızla ve şiddetle işte bu köyün, Çal köyünün batısındaki düşman ana kısmını kuşatacak biçimde savaşa zorlanmasını buyurdum. Ve şunu da ekledim, düşman ordusu kesinlikle yok edilecektir.
Ordu kumandanı benim yanımda telefonla Kolordu Kumandanı Kemalletin Paşa’yı buldu. Benim oraya geldiğimi ve buyruğumun ne olduğunu bildirdi. Bir sure bu karargâhta kaldım. Sürekli olarak gelen çeşitli rütbelerdeki tutsak subaylarla görüştüm. Bunlardan biri kurmay subayıydı. Zavallı verdiği bilgi arasında istemeyerek başkumandan görevini alan General Trikopis’in ve 2. Kolordu kumandanı General Digenis’in de bizim çevirmek istediğimiz çemberin içinde bulunduğunu söylemiş oldu. Derhal yanımda bulunan ordu kumandanına: “Kemalettin Paşa’yı bulunuz, Bizzat Trikopis’le birlikte bütün düşman generallerini kesinlikle tutsak etmesini söyleyiniz” dedim.
Bu buyruk hemen telefonla bildirildi. Zavallı tutsak subay benim bu buyruğumu işitir işitmez ikram ettiğim çayı içemeyerek büyük bir baygınlık geçirdi. Daha fazla bu ordu karargâhında kalamazdım.

Muharebe durumunu gözümle görmek benim için karşı konulamaz bir istek oldu. Ordu kumandanını da beraber alarak 4. kolordu kumandanının gözlem için bulunduğu şu yöndeki bir tepeye geldik.
Çal köyü batısında ve kuzeyinde patlayan topların gümbürtülerini işitiyordum. Oradan durumu dürbün ile incelemeye uğraşmak bana sıkıntılı geldi. Daha ileriye, ateş yerine gitmek için kesin bir gerek ve gereksinme duyuyordum ve bu noktayı, şimdi üzerinde bulunduğumuz bu tepeyi gösterdim. Oraya gitmek gerekir ve buyurun gidelim dedim.
Otomobillere atladık bu tepeye gelen yola girdik. Ara sıra yolumuzun soluna düşman mermileri düşüyordu. 4. kolordunun tümenleri doğudan batıya yolumuzdan geçerek hızlı adımlarla ilerliyorlardı.
Biraz önce dediğim gibi saat ikide şuraya çıkmış bulunuyorduk. Düşman kuvvetlerini gündüz gözüyle tamamen kuşatmak ve düşmanın inatla savunduğu muharebe mevzilerine süngü hücumlarıyla girerek kesin sonuç almak zorunluydu. Bunun için bütün kıtanın en üst özveriyle ilerlemesini ve bütün bataryalarımızın, hatta gizlenmeye bakmaksızın, ateş mevzilerine girip düşman mevzilerini sarsmasını istiyordum. Yanımdaki kumandanlar bu görüşlerimi anlar anlamaz hemen ve en sinirli bir biçimde çalışmaya geçtiler.
Ne yazık ki şimdi adını anımsayamadığım yanımda bulunan kahraman bir süvari subayına bir kaç sözcük not ettirerek düşman mevzilerini kuzeyden saran 2. Ordu’ya gönderdim. Sözlü olarak burada benden işittiklerini onlara da söylemesini buyurdum. Bu subay görevini yapmış ve bir kaç saat sonra yeniden yanıma gelerek bilgi de vermişti.
11. Tümen’in kahraman kumandanı Derviş Bey bizzat ileriye atılarak bütün kuvvetiyle düşman mevziine ilerliyordu. Kolordu Kumandanı Kemalettin Paşa güneyden ve batıdan düşmana saldırdığı diğer tümenlerine yeniden yeniye harekâtı şiddetlendirmek ve hızlandırmak için buyruklarını ulaştırıyordu.
2. Ordu’nun 16. Ve 65. Tümen’leri düşmanla ciddi muharebeye girişiyorlar, diğer tümenler de kuşatma çemberini darlaştırıyorlardı. Bunları görüyordum. Süvari Kolordu’muzun daha batıdan düşmanın arkasını kesmek üzere bulunduğunu bana haber getiren süvari subayı söylemişti.
Arkadaşlar! Saat ilerledikçe gözlerimin önünde gelişen görünüm şu idi: Düşman başkumandanının şu karşıki tepede son çabalarıyla çırpındığını görüyor gibiydim. Bütün düşman mevzilerinde büyük bir heyecan ve çarpıntı vardı. Artık toplarının, tüfeklerinin ve mitralyözlerinin ateşlerinde sanki öldürücü özellik kalmamıştı. Bu ovadan, kuzeyden ve güneyden birbirini izleyen avcı hatlarımızın, batmak üzere olan güneşin son ışıklarıyla parlayan süngüleri her an daha ileride görülüyordu. Düşman mevzilerini saran bir çember üzerinde mevzilenen bataryalarımızın aralıksız ve amansız ateşleri düşman mevzilerini, içinde barınılmaz bir cehennem haline getiriyordu. Güneş batışa yaklaştıkça ateşli, kanlı ve ölümlü bir kıyametin kopmak üzere olduğu bütün ruhlarda hissolunuyordu.
Biran sonra dünyada büyük bir yıkım olacaktı. Ve beklediğimiz kurtuluş güneşinin doğabilmesi için bu yıkım gerekliydi. Karanlıklar içinde bu yıkım olmalıydı. Gerçekten göğün karardığı bir dakikada Türk süngüleri düşman dolu o sırtlara hücum ettiler. Artık karşımda bir ordu, bir kuvvet kalmamıştı. Tümüyle mahvolmuş darmadağın bir kılıç artığı kitlesi bulunuyordu. Kendilerinin dediği gibi çok korkan ve titreyen, şekilsiz bir kitle, acayip bir karışım halinde kaçmak için delik arıyordu. Artık gecenin koyulaşan karanlığı sonucu gözle görmek için güneşin tekrar doğudan doğuşunu beklemeyi zorunlu kılıyordu.

Efendiler, ertesi günü tekrar bu muharebe meydanını dolaştığım zaman, ordumuzun kazandığı zaferin büyüklüğü ve buna karşılık düşman ordusunun uğratıldığı felaketin dehşeti beni çok duygulandırdı. O karşıki sırtların gerilerindeki bütün vadiler, bütün dereler, bütün korunaklı ve gizli yerler, bırakılmış toplarla, otomobillerle ve sayısız donanım ve gereç ile bütün bu terkedilmişlerin aralarında yığınlar oluşturan ölülerle, toplanıp karargâhlarımıza gönderilmekte olan sürü sürü tutsak esir kafileleri ile gerçekten bir mahşeri andırıyordu.
Bu dar ateş ve saldırı çemberinden bugün için kurtulabilenler birkaç bin kişilik kılıç artığından ibaret idi. Fakat onlar da daha büyük Türk çemberi içinden çıkmayı başaramayarak başlarında başkumandanları bulunduğu halde beyaz bayrak çekmek zorunda kalmışlardı.
Efendiler, Ağustos’un 31. günü yaklaşık öğle saatleriydi ki, yine bu Çal köyünde, yıkık bir evin avlusu içinde İsmet (İnönü) Paşa ve Fevzi (Çakmak) Paşa ile buluştuk. Kırık kağnı arabalarının döşeme ve oklarına ilişerek bundan sonraki durumu görüştük. Kazandığımız meydan muharebesinin bütün savaşı sona erdirebilecek bir büyüklük ve önemde olduğu görüşünde birleştik. Şimdi Bursa yönünde çekilen düşman kuvvetlerini yok etmekle birlikte bütün ordu kuvvetleriyle durmaksızın İzmir’e yürüyecektik.
Efendiler, bugünden sonra İzmir’de “Akdeniz”i, Mudanya’da “Marmara”yı görmek için 8-9 günlük bir zaman yeterli gelmiştir. Fakat anımsatmalıyım ki bugüne, bu üzerinde bulunduğumuz tepeye, bu yanık Çal Köyü’ne gelebilmek için yalnız Sakarya’dan başlamak üzere harcadığımız zaman tam bir yıldır. Fakat bu kutladığımız zaferi hazırlayabilmek için bir yılı çok bulmazsınız sanırım. Çünkü efendiler, harp, muharebe, sonunda meydan muharebesi yalnız karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir. Ulusların çarpışmasıdır. Meydan muharebesi ulusların bütün varlıkları ile bilim ve teknik alanındaki düzeyleriyle, ahlaklarıyla, kültürleriyle, kısaca bütün maddi ve manevi güç ve erdemleriyle ve her türlü araçlarıyla çarpıştığı bir sınav alanıdır. Bu alanda, çarpışan ulusların gerçek kuvvet ve değerleri ölçülür.

Sonuç yalnız maddi kuvvetin değil, bütün kuvvetlerin, özellikle ahlaki ve kültürel kuvvetin üstünlüğünü kanıtlama derecesine vardırır. Bu nedenle meydan muharebesinde yenilen taraf ulusça ve ülke olarak, bütün maddi ve manevi varlığıyla yenilgiye uğratılmış sayılır. Böyle bir sonun ne kadar feci olabileceğini tahmin edersiniz. Yıkılma ve yok olma yalnız savaş alanında bulunan sınırlı kalmaz. Asıl ordunun mensup olduğu ulus feci sonuçlara uğrar. Tarih, başlarındaki padişahların, hırslı politikacıların bir takım hayali emellerle, onların aracı durumuna düşen istilacı orduların, istilacı ulusların uğradığı bu türden feci sonuçlarla dopdoludur.
Efendiler, Türk vatanını fethetmek düşüncesini, Türk’ü tutsak etmek düşünü genel, ortak bir düşünce haline koymaya çalışanların da layık oldukları sonuçtan kurtulamamış olduklarını gözlerimizle gördük. Efendiler, kendilerine bir ulusun geleceği emanet edilen adamlar, ulusun, kuvvet ve gücünü yalnız ve ancak yine ulusun gerçek ve elde edilebilir çıkarları yolunda kullanmakla yükümlü olduklarını bir an hatırlarından çıkarmamalıdırlar. Bu adamlar düşünmelidirler ki, bir ülkeyi zorla ele geçirmek ve işgal etmek o ülkelerin sahiplerine egemen olmak için yeterli değildir. Bir ulusun ruhu zapt olunmadıkça, bir ulusun kararlılığı ve iradesi kırılmadıkça, o ulusa egemen olmanın olanağı yoktur. Oysa yüzyılların doğurmuş olduğu bir ulusal ruha, güçlü ve sürekli bir ulusal iradeye hiçbir güç direnemez.
Mahkûm olmak istemeyen bir ulusu, tutsaklığı altında tutmağa gücü yetecek kadar kuvvetli despotlar artık bu dünya yüzünde kalmamıştır. Türk ulusu son mücadeleleriyle, özellikle burada kazandığı zaferle, gösterdiği karalılık ve irade ile bilinen bu gerçekleri bir defa daha tarihin bağrına çelik kalemle kazımış bulunuyor.
Efendiler, Afyonkarahisar Dumlupınar meydan muharebesi ve onun son aşaması olan bu 30 Ağustos muharebesi Türk tarihinin en önemli bir dönüm noktasını oluşturur. Ulusal tarihimiz çok büyük ve çok parlak zaferlerle doludur. Fakat Türk ulusunun burada kazandığı zafer kadar kesin sonuçlu ve tüm tarihe, yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yeni akım vermekte kesin etkili bir meydan muharebesi anımsamıyorum.
Hiç kuşku etmemelidir ki, yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyeti’nin temeli burada sağlamlaştırıldı. Sonsuz yaşamı burada taçlandırıldı. Bu alanda akan Türk kanları, bu gökyüzünde uçan şehit ruhları devlet ve Cumhuriyet’imizin ölmez koruyucularıdır. Burada temelini attığımız “Şehit Asker” anıtı işte o ruhları, o ruhlarla beraber gazi arkadaşlarını, özverili ve kahraman Türk ulusunu temsil edecektir. Bu anıt Türk vatanına göz dikeceklere Türk’ün 30 Ağustos günündeki ateşini, süngüsünü, saldırısını, güç ve iradesindeki şiddeti anımsatacaktır.
Efendiler, bu çok büyük zaferin çeşitli etkenleri üzerinde en önemlisi ve en yükseği Türk ulusunun kayıtsız koşulsuz egemenliğini eline almış olmasıdır. Bu olayın tarihimizde ve bütün dünyada ne büyük ve ne verimli bir devrim olduğunu açıklamaya gerek görmem. Ulusumuzun uzun yüzyıllardan beri hanlar, hakanlar, sultanlar, halifeler elinde, onların zorbalığı ve baskısı altında ne kadar ezildiğini, onların hırslarını doyurma yolunda ne kadar büyük felaketlere ve zararlara uğradığını düşünürsek, ulusumuzun egemenliğini eline almış olması olayının bütün büyüklüğü ve önemi gözlerimizde belirir. Gerçi büyük zaferin ertesine kadar İstanbul’da halife ve sultan adı altında bir kişi ve onun işgal ettiği hilafet ve saltanat unvanı ile bir makam vardı. Fakat bu zaferden sonra ulus o makamları ve o makam sahiplerini layık olduğu sona ulaştırdı.
Efendiler, Ulusal Egemenlik öyle bir ışıktır ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Ulusların tutsaklığı üzerine kurulmuş kuruluşlar her yerde yıkılmaya mahkûmdurlar. Avrupa’nın ortasından ta doğunun öbür ucundaki binlerce yıllık ülkelere bakacak olursak, Osmanlı İmparatorluğu’nun hak ettiği talihi daha güzel anlayabiliriz.
Arkadaşlar, saraylarının içinde Türk’ten başka unsurlara dayanarak, düşmanlarla birlik ederek Anadolu’nun, Türklüğün aleyhine yürüyen çürümüş gölge adamlarının Türk vatanından kovulması, düşmanların denize dökülmesinden daha kurtarıcı bir harekettir. Türk ulusunun kutsal ata emaneti olan bu topraklarda tam anlamıyla efendi olarak yaşaması ancak o gereksiz ve anlamsız olduktan başka, varlıkları tam bir zarar ve felaket olan makamların ortadan kaldırılmasıyla olanaklı olabilirdi.
Efendiler, onlar yüzünden Türk vatanının ve Türk ulusunun geçirdiği üzüntüleri, acıları hissetmemiş bir bireyimiz yoktur. Bu kadar yaslar ve felaketler geçirdikten sonra elbette Türk öğrenmiştir ki, vatanı yeniden yapmak ve orada mutlu ve özgür yaşayabilmek için kesinlikle egemenliğine sahip kalmak ve Cumhuriyet bayrağı altında bütün evlatlarını toplu ve dikkatli bulundurmak gerekir.
Efendiler, yüzyıllardan beri inleyerek feryat eden, fakat zorbaların, yalancıların, cahillerin yarattıkları engellerle, iç parçalayıcı sesini ulusun kulağına duyuramayan zavallı vatan, bugün diyor ki can kulağınızı harap olmuş, bağrında en derin ıstıraplar duymuş annenizin içten seslenişlerine zaman açık bulundurunuz.
Efendiler, Asya’da, Avrupa’da, Afrika’da hüküm sürdürme güç ve yeteneğini göstermiş olan atalarımız zamanında bu sesi işitmekten alıkonulmamış olsalardı, Türk camiasının, Türk kültürünün, Türk çıkarlarının korunmuş ve verimli olacağı ana vatana bugünkü harap biçimde mi miras alırdık?
Efendiler, artık vatan bayındırlık istiyor, zenginlik ve refah istiyor. Bilim ve teknik, yüksek uygarlık, özgür düşünce ve özgür anlayış istiyor. Şeref, namus, bağımsızlık, gerçek varlık, vatanın bu isteklerini tümüyle ve hızla yerine getirmek için esaslı ve ciddi bir biçimde çalışmayı buyurur.
Efendiler, yüzyıllardan beri Türkiye’yi yönetenler çok şeyler düşünmüşlerdir; fakat yalnız bir şeyi düşünmemişlerdir: Türkiye’yi. Bu düşüncesizlik yüzünden Türk vatanının, Türk ulusunun uğradığı zararları ancak bir yolla giderebiliriz: O da artık Türkiye’de Türkiye’den başka bir şey düşünmemek. Ancak bu anlayışla hareket ederek her türlü esenlik ve mutluluk hedeflerine uluşabiliriz.
Efendiler, bizim ulusumuz vatanı için, özgürlüğü ve egemenliği için fedakâr bir halktır; bunu kanıtladı. Ulusumuz yaptığı devrimlerin kıskanç savunucusudur da. Benliğinde bu erdemler yerleşmiş bir ulusu yürümekte olduğu doğru yoldan hiçbir kimse, hiçbir kuvvet alıkoyamaz.
Efendiler, ulusumuz egemenliğini eline aldığı gün, -bilmeyen kalmamıştır-, en karanlık felaketlerin en derin uçurumu kenarında bulunuyordu. Maddi kuvveti yıprattırılmış, savunma araçları zorla elinden alınmış, maneviyatı, kutsal varlıkları tecavüze uğramış acı bir durumda bulunuyordu. Bütün bunlara rağmen varlığını ve bağımsızlığını kurtarmaya karar verdi. Bu kararında başarılı olabilmek için bütün ulusun kendine bir hareket hedefi tespit etmesi gerekiyordu. Bütün ulusun, o hedef üzerinde kesinlikle başarılı olmayı son arzu kabul etmesi gerekiyordu. Ulus bütün varlığıyla, bütün fedakârlığıyla, bütün inancıyla o hedefe beraber yürüsün ve kesinlikle başarılı olsun, bu gerekiyordu. Efendiler, o hedef burası idi. Son arzu olan başarı burada kazanılan zafer idi.

Efendiler, ulusumuz bundan sonraki çalışmalarında da başarılı olabilmek için, ulusal hedefini bütün açıklık ve kesinlikle, bütün vatandaşların gözünde ve vicdanında bütün parlaklığı ile belirtmiş ve belirlemiş bulunuyor.
Efendiler, ulusumuzun hedefi, ulusumuzun ülküsü bütün dünyada tam anlamıyla uygar bir toplum olmaktır. Bilirsiniz ki, dünyada her ulusun varlığı, değeri, özgürlük ve bağımsızlık hakkı, sahip olduğu ve yapacağı uygar yapıtlarla orantılıdır. Uygar yapıt yaratmak yeteneğinden yoksun olan ulusular, özgürlük ve bağımsızlıklarından ayrılmaya mahkûmdurlar. İnsanlık tarihi baştanbaşa bu dediğimi doğrulamaktadır.
Efendiler, uygarlık yolunda yürümek ve başarılı olmak hayat koşuludur. Bu yol üzerinde duraklayanlar ya da bu yol üzerinde ileri değil geriye bakmak cahilliğinde ve aymazlığında bulunanlar uygarlığın coşkun seli altında boğulmaya mahkûmdurlar.
Efendiler, uygarlık yolunda başarı yeniliğe bağlıdır. Toplumsal hayatta, ekonomik hayatta, bilim ve teknik alanında başarılı olmak için tek gelişme ve ilerleme yolu budur. Hayat ve günlük işlere hâkim olan hükümlerin zaman ile değişmesi, gelişmesi ve yenilenmesi zorunludur. Uygarlığın yenilikleri, tekniğin harikaları, dünyayı değişimden değişime uğrattığı bir dönemde, yüzyıllık köhne anlayışlarla, geçmişe taparlılıka varlığı korumak olanaklı değildir. Uygarlıktan söz ederken şunu da kesinlikle açıkça söylemeliyim ki, uygarlığın temeli, ilerleme ve kuvvetin temeli, aile hayatındadır. Bu hayatta kötülük, kesinlikle toplumsal, ekonomik, siyasi güçsüzlüğe neden olur. Aileyi oluşturan kadın ve erkek unsurların doğal haklarına sahip olmaları, aile görevlerini yerine getirmeye güçlerinin yetmesi gerekir.

Efendiler, ulusumuz burada kutladığımız büyük zaferden daha önemli bir görev peşindedir. O zafere erişme ulusumuzun ekonomik alandaki başarılarıyla olanaklı olacaktır. Bilirsiniz ki, ekonomik olarak zayıf bir ulus fakirlik ve sefaletten kurtulamaz; kuvvetli bir uygarlığa, refaha ve saadete kavuşamaz; toplumsal ve siyasi felaketlerden yakasını kurtaramaz. Ülkenin yönetimindeki başarı da ekonomisindeki kazanımlar derecesiyle orantılı olur. Hiçbir uygar devlet yoktur ki, ordu ve donanmasından önce ekonomisini düşünmüş olmasın. Ülke ve bağımsızlık savunması için varlığı gerekli olan bütün güçler ve araçlar ekonominin genişlemesi ve gelişmesiyle tam olabilir.
Ulusumuzun sahip olduğu güçlü karakter, sarsılmaz irade, ateşli yurtseverlik ekonomik başarıdan kaynaklanacak bolluklarla da layık olduğu derecede güçlendirilmesi zorunludur. Çağımız savaşında ulusumuzu başarılı edecek bir ekonomik hayat sağlanmasını hedefleyen genel kültür ve eğitim sistemlerimiz, her gün daha çok kökleşecek ve kesinlikle başarılı olacaktır.
Efendiler, artık bugün hayat ve insanlık gerekleri bütün gerçeğiyle belirmiştir. Bunlara aykırı olan söylentiler, ahlak ve inanca temel olmaz. Gerçek belirince yalan ortadan kalkar. Safsatalar, hurafeler kafalardan çıkmalıdır. Her türlü yükseltmeye ve gelişmeye yetenekli olan ulusumuzun toplumsal ve fikri devrim adımlarını kısaltmak isteyen engeller kesinlikle ortadan kaldırılmalıdır.
Efendiler, son sözlerimi özellikle ülkemizin gençliğine yöneltmek istiyorum.
Gençler!
Cesaretimizi güçlendiren ve sürdüren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz eğitim ve kültür ile insanlık üstünlüklerinin, vatan sevgisinin, düşünce özgürlüğünün en değerli simgesi olacaksınız.
Ey yükselen yeni kuşak! Gelecek sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve sürdürecek sizsiniz.
Arkadaşlar, bu savaş ve şehitlik diyarından ayrılırken “Şehit Asker”i hep beraber saygıyla ve ululayarak selamlayalım”
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.