ATATÜRK VE BARIŞ

ATATÜRK 31.08.2026 - 17:52, Güncelleme: 31.08.2026 - 17:52 201 kez okundu.
 

ATATÜRK VE BARIŞ

1 Eylül Dünya Barış Gününü kutlayacağız ama 1 Eylül 1939 tarihinde yaşananları biliyor muyuz? Atatürk’ün neden “Yurtta sulh, cihanda sulh” dediğini kaçımız anlıyor?
Sesimiz Haber Merkezi Yaşar Öztürk tarafından derlenen barış ve savaşı ilgi ile okuyacağınızı umuyoruz. Savaş insanoğlunun insanlaşmaya başladığı andan beri en çok özlemini duyduğu Barış onca ödenen bedele ve yiten cana karşı bir türlü gerçekleşmiyor. Kayıtlara geçen 5600 yıl boyunca savaşsız gün olmadı. 5600 yılın sadece 296 yılı barış içinde geçerken savaşlar 4 milyar insanı canından etti. Geride kalanları yaşayan ölü, yaralı ve sakat bıraktı. Yersiz yurtsuz kalanlar, bir parçacık huzur için yolara düşenler, göç etmek zorunda kalanlar. Savaş sadece insana değil taşa, toprağa, havaya suya, bitkiye hayvana zarar veren bir durum. 5600 yıl boyunca savaşların ekonomik maliyeti 156X100X10 boyutlarında bir altın külçesine eşit. Bu süreçte 1650 silahlanma yarışı belirlenirken bunların sadece 16'sı savaşla sonuçlanmamış. at Barışarış savaşla birlikte doğan bir kavram. İnsanlık tarihi sorunların hep savaşla çözümlenmeye çalışıldığına tanıklık etse de “Barış sorunların savaşsız çözümüdür.” Bu anlamda insanca olan insana yakışandır. insanlık insanlaştıkça barıştan yana barışa doğru yönelmiştir. Barışın Simgesi Güvercin ve Zeytin Dalı : Ak güvercin ve Zeytin dalı denince akla hep “Barış” gelir. Mezopotamya uygarlıklarının destanlarında ve Kutsal kitaplarda yer edinen öyküye göre Dünyayı sel basar. Gemisine topladığı canlılarla Ağrı (ya da Cudi) Dağında bekleyen Nuh Peygamber ağzında bir zeytin dalı ile uçarak gelen güvercin'den tufanın bittiğini öğrenir. Güvercin ve Zeytin dalı o günden beri barışın simgesi olur. 1 Eylül Dünya Barış Günü İnsanlık en kıyıcı toplu savaşı 1 Eylül 1939’da Nazi Almanya’sının Polonya'yı işgal ederek İkinci Dünya Savaşı'nı başlattığı gün yaşamaya başladı. Barış içinde bir arada yaşama düşüncesiyle 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde insanlar savaşın yıkıcılığını unutturmamak ve kalıcı barışın gerekliliğini vurgulamak amacıyla barış isteklerini duyurmaya çalışıyorlar. İki büyük dünya savaşı yaşayan insanlık yaşamak ve yaşatmak için bir parça barış istiyor. Atatürk ve Barış Önce Barış’ın Sesi Basın Gazi Mustafa Kemal Atatürk yaşamını “yurtta ve dünyada barış”a adamıştı. Bir askerdi ama yaşamı boyunca barış için savaştı ve savaşıyordu. Mondros Ateşkes Antlaşması ile cepheden İstanbul’a varan yersiz yurtsuz bırakılan Mustafa Kemal, İstanbul’a işgale gelen gemileri görünce “geldikleri gibi giderler!” diyerek cebindeki parayı barış düşüncesini yaysın diye kurucusu olduğu Minber Gazetesine verdi Mustafa Kemal. Her zaman önce basın derdi Mustafa Kemal. İnsanlığın, halkı, insanın ağzı ve kulağıydı basın. Çanakkale kahramanı olarak kendisi ile görüşme yapan Minber Gazetesine savaşı değil barışı anlatı Mustafa Kemal: “En çok kuvvetli deyiminden amacın yalnız silah kuvveti olduğunu sanmayınız. Tersine Asker olmama karşın,  Benim dilediğim maneviyat, bilim, teknik ve ahlak yönünden güçlü olmaktır. Çünkü saydığım niteliklerden yoksun olan bir ulusun bütün bireylerinin en son silahlarla donatıldığını varsaysak bile kuvvetli olduğunu kabul etmek doğru olmaz” Kurtuluş Savaşı içinde bile barışı düşünüyordu. Samsun’dan Ankara’ya geldiğinde “önce ordu” dediler o “basın” dedi. Barışın, bağımsızlığın, özgürlüğün, eşitliğin, kardeşliğin sesi olsun diye Anadolu Ajansı’nı kurdu. Her fırsatta işgalci devletlere barış çağrısı yapıyordu Mustafa Kemal: “Türkiye’nin barışçı koşulları Misaki Milli’nin açıklandığı 28 Ocak 1920’den beri tüm dünyaca bilinmekteydi. Türkiye’nin ulusal sınırlar içindeki siyasi ve iktisadi tam bağımsızlığının onayı konusunda Fransa ile 20 Ekim 1921’de imzalanan anlaşmaya, bağımsızlığına saygı gösterilirse -bu Türkiye’nin barışçı ve anlaşma yanlısı olduğunu kanıtlar- Fransa’nın yolunu seçen herkes Türkiye ile hemen barış yapabilir.” Savaş’ın Acısını Bedeninde Taşıyan Gazi’nin Barış Çığlığı Yurtiçi ve dışından gelen gazeteciler sürekli olarak ağzından barış sözcükleri dökülen bir asker ile yüz yüzeydiler. O savaşın acısını bedeninde, yüreğinde taşıyan bir Gazi’ydi ve kana kan, cana can değil barış istiyordu. 1922’de Savaş’ın acısını bedeninde taşıyan Gazi’nin Barış Çığlığı Mustafa Kemal’den demeç alan  Petit Parisien muhabirinin kaleminde şunlar döküldü: “Bu demeç, duygularımıza aykırı da olsa Türkiye’nin izlediği siyasetin değerli bir belgesidir. Öncelikle Mustafa Kemal’in devletler tarafından Türkiye’ye bildirilen bazı koşullara ne derece ısrarla karşı çıktığını belirtmeliyim. Kendisi diyor ki: ‘Sorunları yalnız Yunanistan’la mı görüşeceğiz? Öyleyse Yunanlılara söyleyecek iki sözümüz vardır ve birincisi: ele geçirdikleri topraklarımızı hemen bırakmaya çağrıdır. İkincisi de bu ele geçirme sırasında yaptıkları geniş tahribatın onarımı isteğidir... Barışın gerçekleşmesi ciddi olarak  isteniyorsa bunun en güvenilir yolu Türk topraklarının boşaltılması ve barış görüşmelerinin başlatılmasıdır. Yunan ordusu Anadolu’da kaldıkça müttefiklerin barış yapabileceklerini sanmam... Eğer devletler Yakındoğu’da barış yapmayı gerçekten istiyorlarsa önce yanlış olan hareket noktalarını değiştirmelidirler.’ Mustafa Kemal demecinin sonunda Türkiye  ile Babıali’yi biri birinden ayırarak  savaşa katılanın Babıali olduğunu oysa bu hatanın cezasını Türk ulusunun çektiğini ve Türk ulusunun diğer uluslara tanınan hakkın kendisinden esirgenmesi karşısında  silaha  sarıldığını açıkladı.” “Biz savaşçı değiliz, barışçıyız!” Mustafa Kemal savaş alanlarında hissettiklerini TBMM’de de dile getiriyordu: “Kuşkusuz hakkımız alınıncaya kadar silahı elden bırakmayız. Ama bundan bizim aşırı savaş yanlısı olduğumuz çıkarılmasın. Böyle bir düşünce çok haksızlık olur. Tersine biz herkesle barış yapmak istiyoruz. Hakkımızı barış yoluyla elde etmek için her aracı denedik. Bu konuda hiç kusur etmedik. Ama bizim tüm iyi niyetlerimizi ciddiyetimizi uygarlık dünyasından sakladılar. Ancak ilkel kavimlere uygulanabilecek davranışlar ve bir takım anlamsız korkutmalarla karşımıza çıktılar. Efendiler bütün dünya bilmelidir ki Türkiye halkı, TBMM ve hükümeti uşak muamelesine katlanamaz. Her uygar ulus gibi, hükümet gibi varlığının, özgürlük ve bağımsızlığının tanınmasını istemekte kararlıdır. Ve tüm davası bundan ibarettir. Biz savaşçı değiliz, barışçıyız. Bir an önce barışın gerçekleşmesini görmek ona yardım ve hizmet etmek isteriz. Biz Rusya ile dostuz. Çünkü Rusya herkesten önce bizim ulusal haklarımız tanıdı ve ona saygı gösterdi.  Öyleyse İtilaf devletleri de varlığımızı ve ulusal bağımsızlığımızı tanırsa onlarla da aramızda hiçbir anlaşmazlık nedeni kalmaz. Hemen barış yapılır ve ilişki kurulur... Biz savaş değil barış istiyoruz. Barış yapmaya hazırız ve bence buna engel hiçbir neden yoktur.” “Nereye kadar?” Barış çağrılarına kulakların tıkanması Mustafa Kemal’in komutasındaki orduyu harekete geçirdi. İşgalcilerin yurttan atılması “nereye kadar?” sorusunu doğurdu. Yakup Kadri Karaosmanoğlu  Mustafa Kemal’e görüşürken bu soruyu sordu:  “Dumlupınar muhaberesini kazanıldıktan sonra, ordulara ilk hedefin Akdeniz olduğunu söylemiştiniz. “İlk hedef” terimini kullanmakla izlenmesi gereken ikinci ve üçüncü hedeflerin bulunduğunu dolaylı olarak duyurdunuz. Lütfen bu konuda biraz bilgi verir misiniz? Mustafa Kemal duraksamadan yanıtladı: “TBMM Orduları Misaki Milli hükümlerini yerine getirmektedir. Türkiye halkı alçak gönüllü, ulusal sınırları içinde, tüm uygar uluslar gibi tam anlamıyla ve genişliğiyle özgür ve bağımsız yaşayacaktır. Ama, bilirsiniz ki askeri hareket siyasi eylemin umut vermediği noktada başlar. Umut güven verici bir biçimde gerçekleşince hedeflere orduların hareketinden daha hızlı ulaşılabilir.” Son tümceden cesaret alan Yakup Kadri: “Her halde, bu hedeflere orduyla ya da diplomasi yoluyla ulaşma konusundaki görüşünüzü bilmek çok yararlı olur sanırım. Mustafa Kemal aynı kesin tavırla: “Hiçbir zaman boş yere kan dökmek istemedik, istemeyiz de. Ulusumuzun ve TBMM’nin gerçek zihniyeti budur. Şimdiye kadar dökülen kanların sorumluları uygarlık alemince öğrenilmişse facianın sürüp gitmesine gerek kalmamış demektir.” Mustafa Kemal’in  tasarladığı barış türü ve niteliği konusunda bir soru daha sordu Yakup Kadri: “Yunan ordusunu yıllarca kendi topraklarını bile savunamayacak biçimde darmadağın ettiniz. Böylesine büyük ve ezici zaferden sonra barış görüşmelerini yürütürken siyasi durumu çetinleştirecek bazı yeni koşullar söz konusu olacak mıdır? “Türkiye halkı yüzyıllarca kendi iradesini ve yönetimini başkasının elinde görmeye katlanan halk değildir ve asıl bilinmesi gereken de, bugünkü Türkiye halkının ve hükümetinin ham hayal peşinde koşarken kendi evini unutan ve harap bırakan serüvencilerden olmadığıdır. O nedenle şunu kesinlikle söyleyebilirim: Hükümetimiz zafer neşesiyle gerçek yararlarını ve hayati çıkarlarını unutacak kadar sarhoşluk içinde olmamıştır.” Başkomutan gülümsedi: “Bu soruyu sormakla yararlı bir iş yaptığınızı sanıyorum. Yalnız sizin değil tüm dünyanın bize böyle bir soru yöneltme hakkı var ve siz alacağınız yanıtla bütün dünyanın merakını gidermiş olacaksınız. Önce herkesin kesinlikle bilmesi gerekir ki, Türkiye, halkının yazgısına doğrudan doğruya el koyarak oluşan TBMM Hükümeti demektir. Yine herkesin açık seçik bilmesi gerekir ki, bugünkü Türkiye halkı yüzyıllarca kendi iradesini ve yönetimini başkasının elinde görmeye katlanan halk değildir ve asıl bilinmesi gereken de, bugünkü Türkiye halkının ve hükümetinin ham hayal peşinde koşarken kendi evini unutan ve harap bırakan serüvencilerden olmadığıdır. O nedenle şunu kesinlikle söyleyebilirim: Hükümetimiz zafer neşesiyle gerçek yararlarını ve hayati çıkarlarını unutacak kadar sarhoşluk içinde olmamıştır. Biz sadece açık seçik haklarımızı güven içinde elde etmekten ibaret olan ilkeleri izleriz. TBMM kurulurken hangi konuları hayati ve sağlanması gerekli saymışsa bugünde aynı şeyler söz konusu eder.” “Ben kesinlikle barış isterim.” “Biz yaşama ve bağımsızlık için mücadele eden ve bu kanlı savaş manzaraları karşısında bütün uygar dünyanın hissiz izleyici kaldığını görmekle için kan ağlamış insanlarız” duygu ve düşünceleri içinde  Daily Mail muhabirine demeç veren Mustafa Kemal: “Barış koşullarımız taarruz planları gibi tümüyle hazırdır. Artık savaşı sürdürme nedeni kalmamıştır. Ben kesinlikle  barış isterim. Son taarruzu yapmaya niyetim yoktu. Ama, Yunanlıları Anadolu’dan çıkarmak için başka çare bulamadım. Avrupa’da Meriç sınırının ötesinde bir isteğimiz yoktur.” Bu arada barışa giden yol açılmıştı. Lozan’a giden yolda elde edilen bu başarının üstüne konmaya kalkışanlar vardı. Sadrazam Tevfik Paşa’nın telgrafına  yanıt veren Mustafa Kemal gereken uyarıda bulundu: “Anayasa ile biçim ve niteliği belirlenen Türkiye Devletinin kuruluş tarihinden beri yazgımıza el koyan ve bundan sorumlu olanın yalnız ve ancak TBMM olduğu tüm dünyaca bilinen, olaylarla ve siyasi işlemlerle doğrulanmıştır. TBMM ordularının kesin zaferlerinin doğal sonucu olarak toplanması ve yakın olan konferansta Türkiye Devleti yalnız ve ancak TBMM Hükümeti tarafından temsil olunur. Bu gerçekler karşısında yasadışı ve hukuka aykırı olduğu yüce meclisçe tekrar tekrar ifade ve ilan edilen heyetlerin ya da bu gibi grupların şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da devlet siyasetini karıştırmaktan kaçınmaları konusunun önemi ve sorumluluk getireceği sizce de bilinmektedir” “Yurtta barış dünyada barış için çalışıyoruz” Barışa giden zor ve zahmetli yolu bir an bile unutmadan kat eden Mustafa Kemal Cumhuriyet kurulduktan sonra izlenecek yolu vurguladı: “Yurtta barış dünyada barış için çalışıyoruz”  
1 Eylül Dünya Barış Gününü kutlayacağız ama 1 Eylül 1939 tarihinde yaşananları biliyor muyuz? Atatürk’ün neden “Yurtta sulh, cihanda sulh” dediğini kaçımız anlıyor?

Sesimiz Haber Merkezi

Yaşar Öztürk tarafından derlenen barış ve savaşı ilgi ile okuyacağınızı umuyoruz.

Savaş

insanoğlunun insanlaşmaya başladığı andan beri en çok özlemini duyduğu Barış onca ödenen bedele ve yiten cana karşı bir türlü gerçekleşmiyor. Kayıtlara geçen 5600 yıl boyunca savaşsız gün olmadı. 5600 yılın sadece 296 yılı barış içinde geçerken savaşlar 4 milyar insanı canından etti. Geride kalanları yaşayan ölü, yaralı ve sakat bıraktı. Yersiz yurtsuz kalanlar, bir parçacık huzur için yolara düşenler, göç etmek zorunda kalanlar. Savaş sadece insana değil taşa, toprağa, havaya suya, bitkiye hayvana zarar veren bir durum. 5600 yıl boyunca savaşların ekonomik maliyeti 156X100X10 boyutlarında bir altın külçesine eşit. Bu süreçte 1650 silahlanma yarışı belirlenirken bunların sadece 16'sı savaşla sonuçlanmamış.

at

Barışarış savaşla birlikte doğan bir kavram. İnsanlık tarihi sorunların hep savaşla çözümlenmeye çalışıldığına tanıklık etse de “Barış sorunların savaşsız çözümüdür.” Bu anlamda insanca olan insana yakışandır. insanlık insanlaştıkça barıştan yana barışa doğru yönelmiştir.

Barışın Simgesi Güvercin ve Zeytin Dalı :

Ak güvercin ve Zeytin dalı denince akla hep “Barış” gelir. Mezopotamya uygarlıklarının destanlarında ve Kutsal kitaplarda yer edinen öyküye göre Dünyayı sel basar. Gemisine topladığı canlılarla Ağrı (ya da Cudi) Dağında bekleyen Nuh Peygamber ağzında bir zeytin dalı ile uçarak gelen güvercin'den tufanın bittiğini öğrenir. Güvercin ve Zeytin dalı o günden beri barışın simgesi olur.

1 Eylül Dünya Barış Günü

İnsanlık en kıyıcı toplu savaşı 1 Eylül 1939’da Nazi Almanya’sının Polonya'yı işgal ederek İkinci Dünya Savaşı'nı başlattığı gün yaşamaya başladı. Barış içinde bir arada yaşama düşüncesiyle 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde insanlar savaşın yıkıcılığını unutturmamak ve kalıcı barışın gerekliliğini vurgulamak amacıyla barış isteklerini duyurmaya çalışıyorlar. İki büyük dünya savaşı yaşayan insanlık yaşamak ve yaşatmak için bir parça barış istiyor.

Atatürk ve Barış

Önce Barış’ın Sesi Basın

Gazi Mustafa Kemal Atatürk yaşamını “yurtta ve dünyada barış”a adamıştı. Bir askerdi ama yaşamı boyunca barış için savaştı ve savaşıyordu. Mondros Ateşkes Antlaşması ile cepheden İstanbul’a varan yersiz yurtsuz bırakılan Mustafa Kemal, İstanbul’a işgale gelen gemileri görünce “geldikleri gibi giderler!” diyerek cebindeki parayı barış düşüncesini yaysın diye kurucusu olduğu Minber Gazetesine verdi Mustafa Kemal. Her zaman önce basın derdi Mustafa Kemal. İnsanlığın, halkı, insanın ağzı ve kulağıydı basın. Çanakkale kahramanı olarak kendisi ile görüşme yapan Minber Gazetesine savaşı değil barışı anlatı Mustafa Kemal: “En çok kuvvetli deyiminden amacın yalnız silah kuvveti olduğunu sanmayınız. Tersine Asker olmama karşın,  Benim dilediğim maneviyat, bilim, teknik ve ahlak yönünden güçlü olmaktır. Çünkü saydığım niteliklerden yoksun olan bir ulusun bütün bireylerinin en son silahlarla donatıldığını varsaysak bile kuvvetli olduğunu kabul etmek doğru olmaz”

Kurtuluş Savaşı içinde bile barışı düşünüyordu. Samsun’dan Ankara’ya geldiğinde “önce ordu” dediler o “basın” dedi. Barışın, bağımsızlığın, özgürlüğün, eşitliğin, kardeşliğin sesi olsun diye Anadolu Ajansı’nı kurdu. Her fırsatta işgalci devletlere barış çağrısı yapıyordu Mustafa Kemal: “Türkiye’nin barışçı koşulları Misaki Milli’nin açıklandığı 28 Ocak 1920’den beri tüm dünyaca bilinmekteydi. Türkiye’nin ulusal sınırlar içindeki siyasi ve iktisadi tam bağımsızlığının onayı konusunda Fransa ile 20 Ekim 1921’de imzalanan anlaşmaya, bağımsızlığına saygı gösterilirse -bu Türkiye’nin barışçı ve anlaşma yanlısı olduğunu kanıtlar- Fransa’nın yolunu seçen herkes Türkiye ile hemen barış yapabilir.”

Savaş’ın Acısını Bedeninde Taşıyan Gazi’nin Barış Çığlığı

Yurtiçi ve dışından gelen gazeteciler sürekli olarak ağzından barış sözcükleri dökülen bir asker ile yüz yüzeydiler. O savaşın acısını bedeninde, yüreğinde taşıyan bir Gazi’ydi ve kana kan, cana can değil barış istiyordu. 1922’de Savaş’ın acısını bedeninde taşıyan Gazi’nin Barış Çığlığı

Mustafa Kemal’den demeç alan  Petit Parisien muhabirinin kaleminde şunlar döküldü: “Bu demeç, duygularımıza aykırı da olsa Türkiye’nin izlediği siyasetin değerli bir belgesidir. Öncelikle Mustafa Kemal’in devletler tarafından Türkiye’ye bildirilen bazı koşullara ne derece ısrarla karşı çıktığını belirtmeliyim. Kendisi diyor ki: ‘Sorunları yalnız Yunanistan’la mı görüşeceğiz? Öyleyse Yunanlılara söyleyecek iki sözümüz vardır ve birincisi: ele geçirdikleri topraklarımızı hemen bırakmaya çağrıdır. İkincisi de bu ele geçirme sırasında yaptıkları geniş tahribatın onarımı isteğidir... Barışın gerçekleşmesi ciddi olarak  isteniyorsa bunun en güvenilir yolu Türk topraklarının boşaltılması ve barış görüşmelerinin başlatılmasıdır. Yunan ordusu Anadolu’da kaldıkça müttefiklerin barış yapabileceklerini sanmam... Eğer devletler Yakındoğu’da barış yapmayı gerçekten istiyorlarsa önce yanlış olan hareket noktalarını değiştirmelidirler.’ Mustafa Kemal demecinin sonunda Türkiye  ile Babıali’yi biri birinden ayırarak  savaşa katılanın Babıali olduğunu oysa bu hatanın cezasını Türk ulusunun çektiğini ve Türk ulusunun diğer uluslara tanınan hakkın kendisinden esirgenmesi karşısında  silaha  sarıldığını açıkladı.”

“Biz savaşçı değiliz, barışçıyız!”

Mustafa Kemal savaş alanlarında hissettiklerini TBMM’de de dile getiriyordu: “Kuşkusuz hakkımız alınıncaya kadar silahı elden bırakmayız. Ama bundan bizim aşırı savaş yanlısı olduğumuz çıkarılmasın. Böyle bir düşünce çok haksızlık olur. Tersine biz herkesle barış yapmak istiyoruz. Hakkımızı barış yoluyla elde etmek için her aracı denedik. Bu konuda hiç kusur etmedik. Ama bizim tüm iyi niyetlerimizi ciddiyetimizi uygarlık dünyasından sakladılar. Ancak ilkel kavimlere uygulanabilecek davranışlar ve bir takım anlamsız korkutmalarla karşımıza çıktılar. Efendiler bütün dünya bilmelidir ki Türkiye halkı, TBMM ve hükümeti uşak muamelesine katlanamaz. Her uygar ulus gibi, hükümet gibi varlığının, özgürlük ve bağımsızlığının tanınmasını istemekte kararlıdır. Ve tüm davası bundan ibarettir. Biz savaşçı değiliz, barışçıyız. Bir an önce barışın gerçekleşmesini görmek ona yardım ve hizmet etmek isteriz. Biz Rusya ile dostuz. Çünkü Rusya herkesten önce bizim ulusal haklarımız tanıdı ve ona saygı gösterdi.  Öyleyse İtilaf devletleri de varlığımızı ve ulusal bağımsızlığımızı tanırsa onlarla da aramızda hiçbir anlaşmazlık nedeni kalmaz. Hemen barış yapılır ve ilişki kurulur... Biz savaş değil barış istiyoruz. Barış yapmaya hazırız ve bence buna engel hiçbir neden yoktur.

“Nereye kadar?”

Barış çağrılarına kulakların tıkanması Mustafa Kemal’in komutasındaki orduyu harekete geçirdi. İşgalcilerin yurttan atılması “nereye kadar?” sorusunu doğurdu. Yakup Kadri Karaosmanoğlu  Mustafa Kemal’e görüşürken bu soruyu sordu:  “Dumlupınar muhaberesini kazanıldıktan sonra, ordulara ilk hedefin Akdeniz olduğunu söylemiştiniz. “İlk hedef” terimini kullanmakla izlenmesi gereken ikinci ve üçüncü hedeflerin bulunduğunu dolaylı olarak duyurdunuz. Lütfen bu konuda biraz bilgi verir misiniz?

Mustafa Kemal duraksamadan yanıtladı: “TBMM Orduları Misaki Milli hükümlerini yerine getirmektedir. Türkiye halkı alçak gönüllü, ulusal sınırları içinde, tüm uygar uluslar gibi tam anlamıyla ve genişliğiyle özgür ve bağımsız yaşayacaktır. Ama, bilirsiniz ki askeri hareket siyasi eylemin umut vermediği noktada başlar. Umut güven verici bir biçimde gerçekleşince hedeflere orduların hareketinden daha hızlı ulaşılabilir.”

Son tümceden cesaret alan Yakup Kadri: “Her halde, bu hedeflere orduyla ya da diplomasi yoluyla ulaşma konusundaki görüşünüzü bilmek çok yararlı olur sanırım.

Mustafa Kemal aynı kesin tavırla: “Hiçbir zaman boş yere kan dökmek istemedik, istemeyiz de. Ulusumuzun ve TBMM’nin gerçek zihniyeti budur. Şimdiye kadar dökülen kanların sorumluları uygarlık alemince öğrenilmişse facianın sürüp gitmesine gerek kalmamış demektir.”

Mustafa Kemal’in  tasarladığı barış türü ve niteliği konusunda bir soru daha sordu Yakup Kadri: “Yunan ordusunu yıllarca kendi topraklarını bile savunamayacak biçimde darmadağın ettiniz. Böylesine büyük ve ezici zaferden sonra barış görüşmelerini yürütürken siyasi durumu çetinleştirecek bazı yeni koşullar söz konusu olacak mıdır?

“Türkiye halkı yüzyıllarca kendi iradesini ve yönetimini başkasının elinde görmeye katlanan halk değildir ve asıl bilinmesi gereken de, bugünkü Türkiye halkının ve hükümetinin ham hayal peşinde koşarken kendi evini unutan ve harap bırakan serüvencilerden olmadığıdır. O nedenle şunu kesinlikle söyleyebilirim: Hükümetimiz zafer neşesiyle gerçek yararlarını ve hayati çıkarlarını unutacak kadar sarhoşluk içinde olmamıştır.”

Başkomutan gülümsedi: “Bu soruyu sormakla yararlı bir iş yaptığınızı sanıyorum. Yalnız sizin değil tüm dünyanın bize böyle bir soru yöneltme hakkı var ve siz alacağınız yanıtla bütün dünyanın merakını gidermiş olacaksınız. Önce herkesin kesinlikle bilmesi gerekir ki, Türkiye, halkının yazgısına doğrudan doğruya el koyarak oluşan TBMM Hükümeti demektir. Yine herkesin açık seçik bilmesi gerekir ki, bugünkü Türkiye halkı yüzyıllarca kendi iradesini ve yönetimini başkasının elinde görmeye katlanan halk değildir ve asıl bilinmesi gereken de, bugünkü Türkiye halkının ve hükümetinin ham hayal peşinde koşarken kendi evini unutan ve harap bırakan serüvencilerden olmadığıdır. O nedenle şunu kesinlikle söyleyebilirim: Hükümetimiz zafer neşesiyle gerçek yararlarını ve hayati çıkarlarını unutacak kadar sarhoşluk içinde olmamıştır. Biz sadece açık seçik haklarımızı güven içinde elde etmekten ibaret olan ilkeleri izleriz. TBMM kurulurken hangi konuları hayati ve sağlanması gerekli saymışsa bugünde aynı şeyler söz konusu eder.”

“Ben kesinlikle barış isterim.”

Biz yaşama ve bağımsızlık için mücadele eden ve bu kanlı savaş manzaraları karşısında bütün uygar dünyanın hissiz izleyici kaldığını görmekle için kan ağlamış insanlarız” duygu ve düşünceleri içinde  Daily Mail muhabirine demeç veren Mustafa Kemal: “Barış koşullarımız taarruz planları gibi tümüyle hazırdır. Artık savaşı sürdürme nedeni kalmamıştır. Ben kesinlikle  barış isterim. Son taarruzu yapmaya niyetim yoktu. Ama, Yunanlıları Anadolu’dan çıkarmak için başka çare bulamadım. Avrupa’da Meriç sınırının ötesinde bir isteğimiz yoktur.”

Bu arada barışa giden yol açılmıştı. Lozan’a giden yolda elde edilen bu başarının üstüne konmaya kalkışanlar vardı. Sadrazam Tevfik Paşa’nın telgrafına  yanıt veren Mustafa Kemal gereken uyarıda bulundu: “Anayasa ile biçim ve niteliği belirlenen Türkiye Devletinin kuruluş tarihinden beri yazgımıza el koyan ve bundan sorumlu olanın yalnız ve ancak TBMM olduğu tüm dünyaca bilinen, olaylarla ve siyasi işlemlerle doğrulanmıştır. TBMM ordularının kesin zaferlerinin doğal sonucu olarak toplanması ve yakın olan konferansta Türkiye Devleti yalnız ve ancak TBMM Hükümeti tarafından temsil olunur. Bu gerçekler karşısında yasadışı ve hukuka aykırı olduğu yüce meclisçe tekrar tekrar ifade ve ilan edilen heyetlerin ya da bu gibi grupların şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da devlet siyasetini karıştırmaktan kaçınmaları konusunun önemi ve sorumluluk getireceği sizce de bilinmektedir

“Yurtta barış dünyada barış için çalışıyoruz”

Barışa giden zor ve zahmetli yolu bir an bile unutmadan kat eden Mustafa Kemal Cumhuriyet kurulduktan sonra izlenecek yolu vurguladı: “Yurtta barış dünyada barış için çalışıyoruz”

 


Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve silifkesesimiz.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.