9 Eylül geride kaldı. İzmir’in Kurtuluşu ve (Cumhuriyet) Halk Fırkası’nın kuruluşu yıl dönümü.
9 Eylül geride kaldı. İzmir’in Kurtuluşu ve (Cumhuriyet) Halk Fırkası’nın kuruluşu yıl dönümü.
Öte yandan kökleri çok eskilere dayanan 9 Eylül 1922’de başlayan ve bitmeyen bir kavganın anısı canlanır uslarda. Bunu en güzel anlatan da Halide Onbaşı’ydı. “Vurun Kahpeye”, “Türk’ün Ateşle İmtihanı” kitabı dışında Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Falih Rıfkı Atay, Mehmet Asım Us ile birlikte yazdıkları “İzmir'den Bursa'ya” nereden nereye gittiğimizi çok güzel gösteriyor.
Derleyen: Yaşar Öztürk-Sesimiz
Sözü burada Sultan Ahmet Mitinginde binlerce kişiye seslenerek “Dağ başını duman almış yürüyelim arkadaşlar” ruhuyla cepheye koşan Onbaşı Halide’ye (Edip Adıvar’a) bırakmak gerekiyor:
“Ateşle imtihandan sonra gayeye varış
İşte Martta İzmir’e yürüyüşümüzün başlangıcı, bu taarruzla başladı. Benim Sultan Ahmed Mitingi’ndeki karanlık günlerde gösterdiğim iman gerçekleşiyordu. Bu zaferi, halkın iradesi yaratmıştı. Erzurum’dan İzmir’e kadar kanlarını akıtarak yürüyen halk; köylüler, kadınlar, erkekler ve çocuklar nihayet memleketi bu zafere eriştiriyorlardı. Türk’ün hayatının geleceği hep onlara bağlıydı. Bu zaferi, görünmeyen, bu isimsiz halk nihayet yaratabilmişti.
Ağustosun yirmi yedisi. Akşam saat altıda kendimi Konya’daki Hilâl-i Ahmer (Kızılay) hastanesinin kapısında buldum. İbrahim atımla cepheye gitti. Benim yanımda sade Yoldaş vardı.
Harp bir gün önce başlamıştı. Ertesi güne kadar da tren yoktu. Fakat sabahleyin demiryolları müfettişi bir otodrezin (Demiryolu üzerinde kol gücü ile işleyen küçük araba) ile hareket edecek ve beni de götürecekti. Yolda, kadınların bize üzüm ve armut ikramından işlerin iyi gittiğini hissettim. Biz Çay’a varmadan ordu Afyonkarahisar’a girmişti. Milletin içindeki sevinci yalnız gözlerinden anlıyordunuz.
Çay’a girdiğim zaman, kalpağı bir yana eğilmiş, Napoléon tavrı ile çalım satan bir zabitle karşılaştım. Zabit, Afyonkarahisar’a henüz bir vasıta gitmediğini, fakat benim Albay Kâmil ile konuşmam gerekeceğini söyledi. Miralay Kâmil, nakliye merkezinin başında bulunuyordu. Bana bir vasıta temin edebilecekti. Cephe arkasındaki zabitler cephedekilerden daha çok çalımlıydılar.
Albay Kâmil çok nazik davrandı ve bana derhal bir vasıta temin etti. Topallaya topallaya yürüdüğü için yaralı olup olmadığını sordum. Dedi ki:
-Hayır, beni Konya’da mücadele aleyhtarları yakaladılar. Nâzım’ın yanındaydım. O pencereden atlayarak kurtuldu. Mücadele aleyhtarlarının başındaki köylüler beni üç gün sürecek bir işkenceden sonra ölüme mahkûm ettiler. Birinci günü dayak attılar (hayli şiddetli), ikinci günü ayağımın tırnaklarını söktüler (işte bu acayip yürüyüş ondan ileri geliyor), üçüncü günü de beni soydular, kollarımı iple bağlayarak bir atın arkasına koydular. At süratle hareket edince kafam yerlere çarpıp durmaya başladı. Görüyorsun ya Onbaşı, beni ölümden oraya gelen ordumuz kurtardı. Fakat seninle beraber gelecek vaziyette değilim.
Elini saygıyla sıktım.
Ben şoförün yanında oturuyordum. Edirneliydi. Memleketinin kurtulacağına inanıyordu. Afyon yolu, bir yıldır kullanılmadığı için nereden gideceğini pek bilemiyordu. Karanlık basmış, yollar görünmüyordu. Şoför de bir yanlış yola sapmıştı. İki saat sonra, tüfek seslerinden cepheye yaklaşmış olduğumuzu anladım. Yunanlıların eline düşmek ihtimalimiz vardı. Geriye döndük. Bu karanlıkta görünen tek ışık Afyon’un yakınındaki Çobanlar Köyü’nden geliyor olmalıydı. Önümüzdeki karanlıkta başları beyaz sargılı şekiller dolaşıyordu. Yaralılar birbirine dayanarak Çay’a gitmeye çalışıyorlardı. Arabadan hemen atladım.
-Merhaba, hemşeri. Bu yol Afyon’a gider mi?
-Doğru Afyon’a çıkar. Ama yoldan ayrılmayın. Çukurlar bomba dolu. Bunu söyledikten sonra beklemeden yoluna devam etti.
Afyon’un yüksek kayalıklarını gördüğüm zaman, ortalıkta birtakım haki renkli gölgeler göze çarpıyordu. Yunanlıların yakmış olduğu evlerin harabelerinde hâlâ ateş vardı. Karargâh birkaç saat önce Afyon’a girmişti.
Büyük bir evin kapısında durduk. Emirberler merdivenlerde zabitlerin eşyalarını taşıyorlardı. Zabitler odalarından çıkıyorlar ve bana:
-Merhaba, Onbaşı, diye sesleniyorlardı. Aralarında Binbaşı Tahsin de vardı. Benim tam zamanında yetiştiğimi tahmin etmişti. Cephedeki emirberim Ali Rıza henüz gelmemişti. Fakat Binbaşı Tahsin’in emirberi Memiş bana hizmet etti. Önce yüzümü yıkadım. Binbaşı Tahsin bana:
-Hemen Başkumandan’a rapor ediniz. Çavuşu iki defadır geldi, sizi sordu, dedi. Başkumandan’ın nerede olduğunu sorduğum zaman, yandaki odada olduğunu söyledi. Sokaklar, siyahlı insan çağlayanlarıyla doluydu. Evler ışıklı. Bir kadın grubu,
Kumandan’ın pencerelerine gözleri dikili duruyor. Aralarında ihtiyar bir hatun beni yakalayarak iki yanağımdan öptü. Ben de onun iki elini öperek başıma koydum. Ondan sonra sıra ile hepsi boynuma sarıldılar. Bu, zaferin temelinin kendileri olduğunu hissetmeyen bir grup.

Nihayet, Sakarya günlerininkinden daha büyük bir sofa. Büyük bir masa. Zabitler dolaşıyor. Bir küçük odanın kapısı açık. Yuvarlak bir masada iki lâmba yanıyor. Fevzi Çakmak Paşa ile Mustafa Kemal Paşa bir harita üzerine eğilmişler, bir şeyler konuşuyorlar. Mustafa Kemal Paşa’nın başında yüz güneş birden doğmuş gibi yüzü parlıyor.
-Safa geldin, Hanımefendi.
-Tebrikler Paşam, nihayet muvaffak oldunuz.
Bir kahkaha:
-Evet, nihayet bu işi yaptık. Buraya nasıl geldiniz? — Az daha Yunanlıların arasına düşüyordum.
-Ben de bugün Yunanlıların arasına düşüyordum.
Bunu söylerken yine gülüyordu.
-Sizin düşmeniz çok büyük bir felâket olurdu.
Yine bir kahkaha:
-Gelin, Hanımefendi. Yemek yiyelim.
Fevzi Paşa karşımda oturuyor ve memnun olduğu anlardaki gibi sağ göğsüne vurup
gürüldüyordu. İsmet Paşa da oradaydı.
Geçmiş günlerde neler çekmiş olduğunu düşünerek Mustafa Kemal Paşa’nın neşesi
insana ferahlık veriyordu. Dedim ki:
-İzmir’i aldıktan sonra artık biraz dinlenirsiniz, Paşam. Çok yoruldunuz.
-Dinlenmek mi? Yunanlılardan sonra birbirimizle kavga edeceğiz, birbirimizi yiyeceğiz.
-Niçin? O kadar yapılacak iş var ki!
-Ya bana muhalefet etmiş olan adamlar?
-Bu, bir millet meclisinde tabiî değil mi?
Burada gözleri tehlikeli surette parladı ve İkinci Grup’tan iki isim zikrederek onların
halk tarafından linç edilmeye lâyık olduklarını söyledi.
Ben bu sözleri ciddiye almadım. Nihayet gayemize ulaşıyorduk. Bu kadar büyük bir millî fedakârlıktan sonra O, milletin en büyük mükâfatını hak etmişti. Biraz sonra yemek yerken: — Bu mücadele bitince, vaziyet sıkıntılı olacak. Başka heyecanlı bir iş bulmalıyız,
Hanımefendi, dedi. Bu sözler Mustafa Kemal Paşa’nın mizacının anahtarıdır. Büyük kudrete erişenlerin hepsinde bu vardır.
Ben gülüyordum. Geleceği düşünüyordum. Mustafa Kemal Paşa bu büyük cereyanda üste gelen en büyük dalgaydı. Ertesi sabah Afyon’da dolaşarak halkla temasa geldim. Dumlupınar’da harp vardı.”
(…)
9 Eylül İzmir’de
Bizim kafile İzmir rıhtımına varıp da denizin mavi suları görününce Mustafa Kemal Paşa’nın, “İlk hedefimiz Akdeniz’dir!” diye yapmış olduğu beyanatı düşündüm. Hakikat bu sular, uğrunda ölmeye değer bir hedefti. Fakat, Türk askerinin gayesi daha çok derin ve manidardı, su ile denizle münasebeti yoktu. O gaye, bir milletin yaşamak arzusuydu.”
Mustafa Kemal’in 1919’da işgal gemilerini görünce “Geldikleri gibi giderler” dedikleri bir bir oldu. 15 Mayıs 1919’da Anadolu’yu işgale gelen İngiltere’nin kışkırttığı güçler yurdunu savunanlarca püskürtüldüler. Ne yazık ki bir başka dediği de oldu, Mustafa Kemal’in, Halide Edip’e dedikleri 9 Eylül kutlamalarının coşkusunda unutulsa da acı gerçek gün gibi ortada. Bitmeyen kavga sürüyor. Hem de düşmana, işgale gerek kalmadan. “bir milletin yaşamak arzusu”nun birbirini yemeye yok etmeye dönüşmesi ne acı.
Halide Edip:
-İzmir’i aldıktan sonra artık biraz dinlenirsiniz, Paşam. Çok yoruldunuz.
-Dinlenmek mi? Yunanlılardan sonra birbirimizle kavga edeceğiz, birbirimizi yiyeceğiz!..

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.