20 TEMMUZ 1974 KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI 52, RAUF DENTAŞ 102 YAŞINDA
20 TEMMUZ 1974 KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI 52, RAUF DENTAŞ 102 YAŞINDA
Kıbrıs Silifke için ayrı bir öneme sahip. Bu yıl 52. yıl dönümü için her yıl olduğu gibi Kıbrıs Şehitleri Hatıra Ormanı Anıt Alanı’nda “Barış ve Özgürlük Bayramı” dolaysıyla bir araya geleceğiz. Aziz Şehitleri anacağız. Gazilere saygılarımızı sunacağız.
Yaşar Öztürk/Sesimiz Haber Merkezi
Bu vesile ile sizlere her fırsatta Silifke’ye, Taşucu’na gelen ve Silifke’den Kıbrıs’a gidenleri konuk eden Rauf Denktaş’ın bilinmeyen yönleriyle yaşam öyküsünü aktaracağım. Eğer yazı çok uzun diyecek arkadaşlar olursa değerli sanatçı Utku Erişik’in olağanüstü ses ve yorumuyla sesli olarak dinleme fırsatını sunacağız. Rauf Denktaş, Kıbrıs Barış Harekâtı, Aslan Eyce, Ömer Sami Coşar, Silifke, Taşucu konularında ise Mustafa Devrim Eyce’nin yakında yayınlanacak anıları bizi aydınlatacak. Bu arada Kıbrıs Şehitleri Hatıra Ormanı Anıt Alanı’nı bakımsızlıktan kurtaran Silifke Orman İşletme yönetici ve çalışanlarına teşekkür ederim. İçimi sızlatan bir durumu da daha sonra paylaşacağım.
RAUF DENKTAŞ
Cumhuriyet’in doğuşundan üç ay sonra 27 Ocak 1924 günü Kıbrıs’ta gözlerini açan Rauf Denktaş 1.5 yaşında annesini yitirdi. Babası hâkimdi. Dedesi onu ulusu ve ülkesini yoktan var eden Mustafa Kemal’i, yaşamını ve savaşımını anlatarak onu büyüttü. Sadece resimlerinden tanıdığı annesinden kimse söz etmiyordu. “Varlığını bilmediğim için yokluğunu duymamıştım” dese de kapı aralığından duyduğu “Rauf’u doğurdu, öldü” sözleri yaşamı boyunca aklını kurcaladı. “Annemi ben mi öldürdüm?” kuşkusu kapanmayan bir yarasıydı.
İlkokulu okumaya gönderildiği İstanbul’dan 6 yaşında adaya döndüğünde dedesinin öldüğünü öğrendi. Kulağında ondan silinmez bir anı olarak kalan “gittiler ama tekrar gelecekler” sözü çınlayıp durdu. Kıbrıs “böl, parçala, yönet” politikasıyla güneş batmayan imparatorluk kuran İngilizlerin işgali altındaydı. Babası gönderdiği İngiliz yatılı okulunda Rum/Türk ayrıştırmasının farkına vardı. İtildikleri ilk kavgada Rum çocukları “Deli Türk, köpek Türk” diye bağırıyorlardı. Türk ve Rum öğrenciler kaynaştırmak yerine sınıfları ayrıldı.
RUMLAR’DAN TÜRKLERE AÇIK SALDIRI
Ekilen nefret tohumları yeşerirken Rumlar önce silahı İngilizlere çevirdi. Balkan Savaşları'nda, Girit'in Yunanistan Krallığı'na dâhil edilmesi sırasında yükselen “Enosis”(ilhak) sözcüğü yayılıyordu. Kıbrıs’ı Girit gibi Yunanistan topraklarına katmak için 1921’de halk oylaması yapıp Yunanistan ile birleşme istediler. Bu dayatmayı geri çeviren İngilizlere karşı çıkış 1925’ten sonra Rumların Türklere açık saldırısına döndü. 1931’de silahlı ayaklanmada 6 kişi öldü, çok sayıda insan yaralandı. Lefkoşa’daki hükûmet binası yakıldı. 7 yaşında Rumların İngilizlere silahlı saldırısına ve eylemcilerin idam edilmesine tanık olan Rauf Denktaş’ı dehşete düşüren aile dostları, komşuları, babasının yakın arkadaşları olan Rumların ağzından dökülenlerdi. Nefretin etkisine kapılanlar “İngiliz egemenliğinden kurtulmak” derken “bağımsızlık” değil, Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlama düşüncesindeydi. Daha da korkunç olan; bunu gerçekleştirmek için gerekirse adadaki bütün Türkleri öldürebileceklerini söylemeleriydi.
KÜÇÜK İLE TANIŞMA
İngiliz lisesini bitirdiğinde babasını yitirdiği için sevincini yaşayamayan Denktaş, babasının anısına adliyede memur oldu. Çevirmenlik, yazıcılık dışında okuduğu okulda öğretmenlik de yapan Denktaş; “Halkın Sesi” gazetesini çıkaran Türklerinin lideri olan Dr. Fazıl Küçük ile tanıştı.
Kendisinden 18 yaş büyük olan Fazıl Küçük’ün asıl adı Mustafa idi. Türkiye’ye okumaya gideceğinde öğretmeni ona, “Senin adın bundan böyle Fadıl olsun” dedi. Fadıl daha sonra Fazıl‘a dönüştü. Tıp Fakültesi’nin birinci sınıfını İstanbul’da okudu. Kardeşinin olduğu Kahire’nin ardından Paris ve Lozan’da tıp eğitimini sürdüren Küçük dâhiliye uzmanı olarak Kıbrıs’a döndü. Halkın bedensel sağlığı kadar toplumsal varlığı ve özgürlüğü için de mücadeleye başladı.
HALKIN SÖZCÜSÜ OLDU
Denktaş şöyle anlatıyor: “Dr. Küçük gazetesiyle halka verdiği mesajlarla bir zemin hazırladı. Söylediklerinin doğru olduğunu gören arkadaşları etrafına geldi. Gençlik etrafına geldi. Muhtarlar etrafını sardı ve zaman içerisinde İngilizlerin tayin ettiği liderler karşısında Doktorun tutumu, milli tutum, Türkiye’ye bağlı tutum olarak kabul edilince, Türkiye’ye ve Atatürk ilkelerine bağlı halkın yavaş yavaş sözcüsü haline geldi. Zor günlerde bu sözcülüğü cesaretle yaptı. İngiliz’e karşı yaptı, Rum’a karşı yaptı, gerektiğinde Türkiye’ye karşı da yapmasını bildi. Bu, tabiatıyla, olayların kendisini yani bir heykeltıraşın bir kayayı şekillendirir gibi olayların ve olayların karşısında tutumun kendisini şekillendirmiş olmasıdır.”
Gazetede yazılar, şiirler ile yeni bir soluk alanı açamaya çalışan Denktaş, babasının izinden gitmek, vasiyetini gerçekleştirmek için hukuk okumaya karar verdi. İkinci Dünya Savaşı’nın en ağır günleriydi. Londra bombardıman altındaydı. Okuduğu üniversitede gece nöbetleri tutarak askerlik görevini de tamamladı. Dr. Fazıl Küçük ile mektuplaşarak Ada’daki gelişmeleri de izliyordu.
AMCA KIZI İLE EVLENDİ
1947 baharında “Müdafaayı Hukuk” için döndüğü Kıbrıs’ta bir avukatlık bürosu açtı. İngilizce ve Rumcayı iyi bilen Denktaş amcasının kızı Aydın Hanım ile evlendi. Üç oğlu ve üç kızı oldu. Bir kızı beyin tümöründen iki buçuk yaşında, bir oğlu 7 yaşında bademcik ameliyatında, bir oğlu da 34 yaşında trafik kazasında öldü. Göremediği annesinin, dedesinin, ardından babasının yitimine evlat acıları eklendi. Vatansız kalmamak için acılarını yüreğine gömdü: “Ölen üç çocuğumuzun da matemini yeterince tutamadım. Ağlamak istedim, ancak ağlayamadım. Duygularımı dışa belli etmemek bende, içinde bulunduğumuz durum nedeniyle olacak bir karakter özelliği haline gelmişti”
KUR’AN-I İLK KEZ İLGİLİZCE OKUDU
“İnançları çok güçlü biri” dediği Rauf Denktaş’ı Nur Batur yazdığı kitapta şöyle anlatıyor: “Anne yokluğunu derin bir yara olarak hep içinde gizlemiş. Babasından ve dedesinden aldığı bir idealizm var. Bu güçlü bir idealizm. Ayrıca İngiltere'de eğitim aldığı için disiplinli bir düşünce sistemi de geliştirmiş. Denktaş hep yalnız bir çocuk olmuş. Sürekli okumuş ve yazmış. Babası da onu hep bu yönde teşvik etmiş. Kuran'ı ilk defa İngilizcesinden okumuş. Sonra Türkçesinden okuyarak karşılaştırmış. İnançları çok güçlü olan biri. Çok iyi bir hukuk birikimi var ve iyi bir müzakereci. Kıbrıs'taki Türklerin kimliklerini koruma ve ikinci sınıfa düşmeme mücadelesinin lideri. Rumlar içinde kişisel dostlukları olan da var, kişisel düşmanlıkları olan da... Mesela, Glafkos Klerides ile dost. Ama Makarios'a hep düşman olmuş. Irkçı düşmanlık yok onda. O bir mücadele ve dava adamı. Üç çocuğunu kaybetmiş. Bu çok acı bir olay. Ama Denktaş halkın önünde güçsüzlüğünü göstermemek için çocuklarının acısını hiç yaşayamamış."
YASALARI HAZIRLAYAN KİŞİ
Dr. Küçük’ün muayenesi ve Dentaş’ın avukatlık bürosu “Enosis” kuşatması altındakilere umut oldu. Seslerini duyurmak ve Enosis’e tepkilerini dile getirmek için bir miting düzenlemek istediler. İnsanların nasıl bir tutum alacakları kuşkusunu gidermek Denktaş’ın önerisiyle kapı kapı dolaşıldı. 27 Kasım 1948 tarihi bir gündü. Türklerin ilk mitingi, Denktaş’ın ilk halka seslenişiydi. 1949’da savcı oldu: “Raporları çıkarıncaya kadar iki sene uğraştık. İngiliz idaresi “peki buyurun bunları uygulayın” dedi. Raporları uygulayın denince, başsavcılıkta tek Türk yok ve bizim sistemde, savcılık yasaları hazırlar ve vali onaylar. Böylelikle bir mevkii ihdas edildi. Savcılığa geçtim ve orada bu yasaları hazırlayan kişi olarak görev yaptım.”
MAKARİOS’A EOKA LİDERİ OLARAK BELGELEDİ
8 yıl boyunca adada adil ve kalıcı bir düzen için çaba harcarken İngilizlere karşı terör eylemleri yürüten EOKA örgütü doğrudan doğruya Türkleri hedef aldı. Savcı olarak tanıştığı Başpiskopos Makarios’un EOKA’nın siyasi lideri olduğu belgeledi. Makarios’u koruyan ve kollayan bir güç vardı. İşlediği her suç yanına kâr kalıyordu. Yılmayan ve yorulmayan Denktaş, 1 Nisan 1955’te kanlı eylemlerine başlayan EOKA ve Makarios’u adım adım izledi. Hazırladığı raporlarla ceza verilmesini kaçınılmaz kıldığında İngiliz valinin özel koruma kalkanı devredeydi. Makarios İngilizlere saldırıları artırınca adadan sürgün edildi.
TÜRK MUKAVEMET TEŞKİLATI KURULDU
Gizli yapıların açık desteği ile salgınlaşan ENOSİS düşüncesi, saldırganlaşan EOKA örgütlenmesine karşı Denktaş, Nalbantoğlu ve Tanrısevdi 27 Temmuz 1957 gecesi bir araya gelip Türk Mukavemet Teşkilatını (TMT) kurdu. Savcılık görevinden istifa eden Denktaş 27 Ekim 1957’de KTKF başkanlık görevine seçildi.
DENKTAŞ VE KÜÇÜK ANKARA’DA
Adadaki gelişmeleri yakından izleyen Türkiye, Kıbrıs Türklerinin lideri olarak Küçük ve Denktaş’ı Haziran 1958’de Ankara’ya davet etti. Görüşmelerde Ankara’daki yetkilileri etkileyen Denktaş, siyasi ve askeri destek kararını aldı. Adadaki Türkleri EOKA saldırılarına karşı koruyacak örgütlenme başladı.
VATANDAŞ TÜRKÇE KONUŞ, EYLEMİ…
Denktaş bir yandan da Türk toplumunun kimliğini yeniden kazanması için kültürel çalışmalar yürüttü. Ulusal bayramlar ve günler adada Türkiye’deki gibi kutlanmaya başladı. Uzun yıllar Türkçe konuşmayan Türklerin bir kısmı ana dillerini unutmuştu. Türkçe konuşmaktan, bulundukları yere hatta çocuklarına Türkçe ad vermekten çekinen insanlar “vatandaş Türkçe konuş” eylemiyle cesaretlendi. Türklere ait iş yerlerine Türkçe adlar konulmaya başladı. Denktaş, bir köye Türkçe Serdarlı adı verildiği gün doğan oğluna Serdar adı verdi. Bunlardan çok Türklerin ticarete el atmaları rahatsızlığa yol açtı.
İYİ NİYET SORUNLAR YAŞATACAKTI
Küçük’ün boyun eğdiği Türk diplomatlar ve yetkililerle gerektiğinde tartışan; yanılgılarına ve Türk toplumunun zararına yol açan tutumlarına karşı çıkan Denktaş görevinden ayrıldı. Kıbrıs’a Türkiye ve Yunanistan garantörlüğünde Cumhuriyet kurması için yeşil ışık yakan İngiltere Makarios’un oyunlarına göz yummayı sürdürürken Denktaş Türkiye’nin iyi niyetlerinin ileride daha büyük sorunlara ve acılara yol açacağını anlatamamanın sıkıntısı içindeydi. KKTC kurulduktan sonra da bu sürdü. Yabancı ülke Devlet Başkanı olarak TBMM’de ilk ve altı defa Genel Kurula hitap eden tek Cumhurbaşkanı Denktaş’TI.
MENDERES, ANTLAŞMAYI HASTANEDE İMZALADI
Yunanistan Başbakanı Karamanlis’in Makarios’u “Yarın imza ettin ettin. Yoksa Kıbrıs’a bir daha Yunanistan’dan yardım ve destek bekleme” diyerek zorlayarak sağlanan anlaşma için Londra’ya giden Menderes’in uçağı 17 Şubat 1959’da Londra’nın 40 km yakınlarında düştü. 16 kişinin öldüğü kazada yaralı olarak kurtulan Menderes hastanede tedavisi sürerken İngiltere Başbakanı MacMillan ve Yunanistan Başbakanı Karamanlis’in getirdiği Londra Antlaşması’nı hastanede imzaladı. Kendisini görmek isteyen Makarios’u “ben Kıbrıs Türklerini hunharca katleden adamın elini sıkmam” diyerek geri çevirdİ.
EŞİT HAK İSTEMİYORLARDI
Denktaş, Klerides başkanlığındaki Türk ve Rum heyetleri Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası için çalışmalara başladı. Rumlar imzalanan anlaşmalara aldırmadan egemenliği kendi ellerinde toplamak istedi. Türkiye adına Nihat Erim ve Suat Bilge’nin yer aldığı görüşmeler çıkmaza girdi. Rumlar iki toplumun, her zaman Rumlardan seçilecek olan Cumhurbaşkanı’nın Türklerden seçilecek olan Cumhurbaşkanı Yardımcısının eşit hak ve yetkilere sahip olmasını istemiyordu.
DENKTAŞ’IN UYARILARI DİKKATE ALINMADI
Türkiye Dışişleri Bakanının “git görüşmeleri sürdür” diyerek sessiz kalarak Atina’ya geri gönderdiği Denktaş, Yunanistan Dışişleri Bakanı Averof’la görüşüp Rum heyetinin imzalanan uluslararası anlaşmaların dışına çıkmamaları için uyarılmasını sağladı. Enosis düşüncesinin önüne koyulan anayasa Denktaş’ı rahatlatmadı. Çünkü ilk fırsatta Enosis için anayasanın ortadan kaldırılabileceği tehlikesi vardı. Türkiye sürekli olarak “üç devletin imza altına aldığı uluslararası antlaşmaların esasları üzerine inşa edilen anayasayı bozmaya hiç kimsenin gücünün yetemeyeceğini” sandığından Denktaş’ın uyarılarını dikkate almıyordu.
DENKTAŞ CEZALANDIRILMAK İSTEDİ
16 Ağustos 1960’da Kıbrıs Cumhuriyeti resmen kurulduğunda Makarios, “Kıbrıs sekiz asır sonra Yunan olmuştur” açıklamasını yapınca Denktaş, onu kınamak için Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluş resepsiyonuna katılmadı. Denktaş, Enosis tehdidinin yok edilmesi için çabalarken 27 Mayıs 1960 askeri darbesi ile Türkiye’nin tutumu değişti. Yarbay olarak gittiği Kıbrıs’ta TMT örgütleyen Rıza Vuruşkan Generalliğe terfi ettiğini yazısıyla geri çağrıldığı karargâhtan içeriye bile alınmadı. Kıbrıslılar, özellikle Denktaş “Menderesçi” damgası vurularak cezalandırılmak istendi.
KIBRIS TÜRKLERİ, 60 İHTİLALİ İLE 22 YIL KAYBETTİ
Dr. Küçük’ün bilgisi ve himayesinde hazırlanan Türklerinin endişelerini dile getiren raporu okuyan Büyükelçi, Denktaş’ı ve raporda imzası bulunanları çağırdı. Toplantı odasının duvarında üzerini gazetelerle kapattırdığı Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın elleri kelepçeli resimlerini gösterdi. Denktaş ve arkadaşlarını Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yıkmaya çalışmakla suçladı, Menderes ve arkadaşları gibi cezalandırılmalarını ima etti: “İşte anayasayı ihlal edenlerin sonu. Şimdi çıkabilirsiniz” dedi. İki yıl süren elçinin tutumuyla Denktaş’a göre “Kıbrıs Türkleri mücadelede 22 yıllık bir zaman kaybetti.” Gazeteci Ömer Sami Coşar’ın yazılarıyla Kıbrıs sesini Ankara’ya duyurmaya çalıştı.
4 YIL SÜRGÜN HAYATI YAŞADI
Ankara’nın duyarsızlığından yararlanan Makarios 1963’de uygulamaya koyacağı Tarihe Kanlı Noel olarak geçen Akritas planını hazırladı. Türkler iki günde yok edilecek, Türkiye müdahale kararı alamadan Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhak ettiği açıklanacaktı. Denktaş yurtdışında Kıbrıs Türklerinin varlığı için çalışırken Makarios onun hakkında adaya döndüğü tutuklanması buyurdu. Türkiye’nin tutumunu eleştirmek için gittiği Ankara’da 4 yıl süren bir sürgün hayatı yaşadı. Türkiye onun Kıbrıs’a dönmesine izin vermiyordu. Dedikodulara ve iftiralara gün doğdu. Denktaş’ı üzen Ankara’da sürgün döneminde Dışişleri Bakanlığı Kıbrıs Dairesi’nin bodrum katında tutulan, saklanan raporları görmek oldu.
EŞİ TEPKİ GÖSTERDİ
“Kıbrıs: 12’ye 5 Kala” adlı kitabıyla sesini duyurmaya çalıştı. Kıbrıs konusunda söylediklerine kulak vermeyen yetkililer kapıları kapattı. Eşinin tedavisi için Londra gitmesine bile izin verilmedi. Eşi tepki gösterdi: “Nasıl olur? Senin bir imzanla pasaportsuz gelenlere bile pasaport verirlerken sana nasıl izin vermezler!” Dava arkadaşı Küçük’ü bile etkilediler. Küçük, ondan Ankara’da kaldığı süre içerisinde Kıbrıs hakkında konuşmamasını istedi.
MAKARİOS’U DEVİRDİ
31 Ekim’de gizlice adaya dönen Denktaş, Rumlar tarafından yakalandı ve sorguya alındı. Türkiye’nin ve uluslararası kuruluşların girişimiyle 12 Kasım 1967’de serbest bırakıldı. Türkiye’ye gönderilen Denktaş başlayan görüşmelere katılmak için 13 Nisan 1968’de adaya geri döndü. Dr. Küçük’le birlikte halkı selamlasa da Denktaş onunla yolunu ayırmak zorunda kaldı. Ev ev dolaşarak her geçen gün büyütülen Enosis ve EOKA’nın her kesime zarar vereceğini anlatıp durdu. Makarios’u Enosis’in önünde bir engel olarak görüp 15 Temmuz 1974’de darbe ile deviren EOKA militanı Nikos Sampson kendisini Kıbrıs Cumhurbaşkanı ilan etti. Kıbrıs Türk Yönetimi Başkanı olarak Rauf Denktaş, halkı Rumlar arasında çıkan kavgada kendilerine düşen görevin bunun bir parçası olmamak, iç emniyetlerini korumak, savunma tedbirlerini almak olduğunu açıkladı.
ÇOCUK GİBİ AĞLADI
Gelişmeleri yakından izleyen Ecevit Londra’da görüşmeler yaptı. Olumlu bir sonuç alamadı. Ecevit yurda dönüşte kararını verdi. 19 Temmuz 1974 günü Lefkoşa Büyükelçisi’nin yanına çağrıldı. Denktaş, yıllardır beklediği bu haberi aldığında büyükelçi ile sarılarak çocuk gibi ağladı. Kıbrıs’ta sadece kendisinin bildiği haber 20 Temmuz 1974 tarihinde gerçekleşti.
TEK DÜŞÜNCESİ KIBRIS OLDU
14 gün sonra doğum günü vardı. 13 Ocak 2012’ta hayata veda ettiği güne kadar tek düşüncesi Kıbrıs oldu. Yaşamının her döneminde çatışmaya girdiği yüzüne kâğıtlar fırlatan, hasta eşine tedavi için pasaport vermeyen, yüzüne kapıları kapatan yöneticilerine, temsilcilerine bakmadan “Türkiye olmadan cennete bile gitmem” diyerek ana vatanından kopmadı.
Hiçbir zaman demokrasiden, çok seslilikten ayrılmayan Denktaş’ı en iyi yakın arkadaşı Erol Manisalı şöyle özetliyor:
*Olağanüstü gözlemci bir insandır. Bu gözlemciliğini fotoğraf sanatına olan tutkusu ile ortaya koydu. Hatta bir profesyonel gibi birçok uluslararası sergi açtı.
*Denktaş çok duygusal bir insan, gözü çabuk sulanır, üzüldüğünde derin derin iç çeker. Bu Duygusallığı onun şair yönünü de yansıtır. Yazılarını kimi zaman şiirlerle süslemeyi sever, kendi dizelerini araya sokuşturur.
*Denktaş aynı zamanda uygar ve çağdaş değerlere çok önem veren bir kişiliğe sahiptir. İngiltere’de gördüğü hukuk eğitimi onu Batı’nın çağdaş değerleri ile bütünleştirmiştir.
Atatürk ilkelerini ve Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini özümsemiş bir kişiliğe sahiptir. Özde Atatürkçü bir siyasetçi olduğunu hep göstermiştir. Gözünü açtığından beri politika denizinde boğulmadan yüzmüş bir siyasetçi olarak Denktaş, Cumhuriyet ve bölge tarihinin özgün kişiliklerinden birisidir. Dünyanın en kritik bölgesi olan Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de Kıbrıs Türklerinin ve Türkiye’nin haklarını korumak konusunda son 55-60 yıl içinde büyük başarılar sağladı.
*Denktaş ve Neumark İkisi de tarihin içinden çıkagelmiş heykelleri anımsatıyorlar bana. Biri dünyanın en karmaşık ve sorunlu bölgesi Ortadoğu ile Doğu Akdeniz’in batmayan uçak gemisi Kıbrıs’tan gelmiş bir abide, Öteki Hitler Almanya’sının zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınan bir aydın adam, Prof. Neumark. Ortak yönleri her ikisinin de bir anlamda Türkiye’ye, Anadolu’ya sığınmış olmaları. Prof. Neumark Avrupa faşizminden kaçarak özgürlüğünü Atatürk Türkiyesi’nde bulmaya çalışıyor; Denktaş ise emperyalizmin Doğu Akdeniz’deki baskılarından ezildiği için sırtını Anadolu’ya dayamaya çalışan bir siyasetçi.
*21. yüzyıla girerken, dünyamızda, kendi halkının bağımsızlık mücadelesinde, işin başından beri ayakta duran üç lider vardır; Güney Afrika’da, Kara Afrika’nın beyazlar karşısındaki yenilgi ve ezilmişliğine son verip seçimle Güney Afrika Birliği’nin başına geçen ve “Batı” tarafından da sonunda desteklenen Mandela; Batista rejiminin çürümüşlüğüne karşı ihtilal yapıp, ABD’ye rağmen Küba’nın lideri olan sosyalist Castro; Kıbrıs’ta, Fazıl Küçük’le birlikte, ta 1950’lerden beri, Enonis’e karşı direnen Türk toplumunun özgürlük ve egemenlik mücadelesini yürütüp 21. yüzyılın eşiğine kadar sürüklenip gelen Rauf Denktaş.
*Fotoğraf tutkusu için, “beni rahatlatıyor” deyimini kullanırdı. Kendi kendime, fotoğraflarına bakarak çok düşündüm: Acaba onun için fotoğraf çekmek, bilinçaltına, “kendi dünyası”na kaçış mı idi? Gerçek dünyadaki dikenleri ve zor mücadeleyi, “iç dünyasında dengeleyen, yumuşak, masum, istediği gibi yön verebildiği” bir kapı aralığı, bir mercek miydi? Kim bilir!
*Kuşlarına hayrandı; bana her birinin özelliklerini anlatırdı. Kuşlar renkliydi, kuşlar yumuşak ve nazikti, gürültü de yapmıyorlardı. İnsanı gerçekten dinlendiriyorlardı. O kadar yoğun, gürültülü ve çileli bir hayatta kuşlarla dostluk, onlarla yakınlık belki de bir kaçıştı. Sade, saf, temiz, rengârenk bir dünya. Gerçek dünyanın çirkinliklerinden, pisliğinden ve gürültüsünden çok farklı, huzura kaçış yolu. “Kuşlar incitmez, kuşlar sövmez, kuşlar yalan söylemezler. Tatlı tatlı uçarlar ve şakırdarlar. İnsana başka bir dünya yaratırlar. Kısa bir süre için bile olsa bu Denktaş’a yetiyordu.
*Sokakta bir sade vatandaşı çevirin ve Denktaş’ı sorun, size “o büyük adamdır” türünden bir yanıt verecektir. Anadolu insanı, Denktaş’a hayranlık duyar. Hatta politikacılarımızın büyük çoğunluğu da içlerinde belki biraz “kıskançlık” olsa bile, bu duyguya içtenlikle katılır. Tabii değişik dönemlerde Ankara’da hükümet eden bazı siyasiler, bir taraftan Denktaş’ın Türk halkı tarafından sevilmesi, diğer taraftan da “bazen”, Ankara’dakilerin dış politika oyunlarını bozması yüzünden, onu ayak bağı olarak görmüşlerdir. Ancak bu “istisnalar”, “kaideyi” bozmamıştır ve bu türden siyasiler önünde sonunda boyun eğmek zorunda kalmışlar veya iç politikada bir bedel ödemişlerdir.
*Profesör kürsüde oturmuş olarak ders veriyor, Atatürk de yanda, öğrencilerle birlikte, ayakta dinliyordu. Denktaş bu tarihî ortamdan çok etkilenmişti. Anadolu’nun güney ucundan, Kıbrıs’tan, yine tarihin içinden gelen bir büyük insan, bu tarihî ortamı tamamlıyor, onun bir parçası oluyordu.”
*Denktaş fotoğraf çekmek için dolaştı. Masaya dönerken ben yine saygıyla ayağa kalktım ve “Sayın Cumhurbaşkanım,” diyerek oturmasını bekledim. Oturdu, biraz sonra da iç çekerek, “Osmanlı’dan adaya her şey gelmiş ama bu gelmemiş,” dedi. Benim kendisine karşı saygılı davranışımı kastediyordu. Denktaş masaya gelip giderken benden başka yerinden kıpırdayan yoktu. Ancak o sözleriyle muhtemelen bizim masamızı değil, adadaki genel davranışı kastediyordu. Ama o bence “Osmanlı’dan bir bunu öğrenemedik” derken yeteri kadar vefalı olmayan eski dostlarını, çevresini kastediyordu ve bunu içine çekerek, biraz da hüzünlenerek söylüyordu.”
*Çok sevgili oğlu Raif’i elim bir trafik kazasında kaybetmek Denktaş’ı yıkmıştı. İçine kapanmış, kendini dine vermiş, bu büyük ıstırabı telafi etmek için kendi iç dünyasında büyük bir mücadele veriyordu. Herkesten kaçıyor, birkaç yakını dışında kimselerle görüşmek istemiyordu. Kolay değil, Raif kaybettiği üçüncü evladı idi. Diğer bir evladını küçük yaşlarda kaybeden Denktaş, Raif’i en verimli çağında, yani olgunluk dönemine ilerleyen bir yaşta kaybetmişti. Her gün Raif’in kabrine gidip dua ediyordu. İlk günlerde zamanının çoğunu kendini dine adayarak geçiriyor, iç dünyasında bir çıkış yolu arıyordu. Denktaş’ın her şeyden elini ayağını çekerek içine kapanması beni üzüyordu. Bu karışık duygular içinde başkanlık ikametgâhına gidiyordum. Misafirlerini kabul ettiği odaya girdiğimde bana sıkı sıkıya sarıldı, içini çekerek nefes alıyordu. Belki de Raif’e sarılır gibi bana sarıldı ve uzunca bir süre öyle kaldı. Ben de çok fena olmuştum; kendimi tutmaya çalışmama rağmen gözlerim sulanmıştı. İçimin titrediğini hissettim. Denktaş’ın da gözleri sulanmıştı. Sonra oturduk, bir süre hiç konuşmadan onun yüzüne baktığımı hatırlıyorum. Söze, “Yine konferans için geldim,” diyerek başladım. Raif’ten hiç söz etmedim, edemedim. Ne diyebilirdim ki? Söylememiz gerekenleri zaten fazlasıyla söylemiştik; Denktaş da ben de. Oturduğum yerin tam karşısında, duvarda Raif’in koskocaman bir fotoğrafı duruyordu. Sanki o da salondaydı, yanımızdaydı. Bir ara gözüm resme takıldı, uzun bir süre resme bakakaldım. Galiba “Denktaş’ın üzüntüsünü paylaşmak, içimde duymak istiyordum. Ben de kendimi bırakmıştım (…) Denktaş ertesi günü Uluslararası Girne Konferansı’na geldi ve mutat olduğu üzere açış konuşmasını yaptı. Bu Denktaş’ın, Raif’in vefatından sonra yeniden toplum hayatına ve sorumluluklarına dönüşünün başlangıcı oldu. O en üzüntülü döneminde bile içi yansa da Kıbrıs davasını savunan bir lider olarak toplumsal sorumluluğunu unutmuyordu.
*Uzlaşma, karşılıklı menfaatlerin dengelendiği noktada erişilecek bir husustur. Sadece bir tarafın politik ve ekonomik menfaatini sağlayabilen bir çözüm uzlaşma değil, dayatma sonucunu ortaya çıkaran bir durumdur. Denktaş’ın kabul etmediği, yabancıların da anlamak ve görmek istemedikleri gerçek buydu.
(Denktaş’ın Öbür Yüzü, Rauf Denktaş’la Siyaset Dışı Anılar, Erol Manisalı)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.